<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Afyonlu Raşit Board - Makaleler]]></title>
		<link>https://rt3.biz/</link>
		<description><![CDATA[Afyonlu Raşit Board - https://rt3.biz]]></description>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2026 13:11:39 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=35968</link>
			<pubDate>Thu, 04 Jun 2026 05:40:58 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=35968</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp</span></span><br />
<br />
Gâfil ve ârif bir insan için bu dünyadaki en büyük kayıp nedir? Ârif bir müʼmin ile gâfil bir insan arasındaki farklar neler?<br />
<br />
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:<br />
<br />
“Çölde yolunu kaybetmiş kişi, kayıp değildir. Asıl kayıp kişi, hidâyetten sapmış kimsedir.”<br />
<br />
“Sana; «Hâline ağlanacak kişi kimdir?» diye sorulduğunda de ki:<br />
<br />
«Kendisine verilen sağlık ve âfiyeti, Allâh’a isyan etmekte tüketen kimseye ağlamak gerekir.»”<br />
<br />
“Esir veya zindana düşmüş kimsenin, gerçekten felâkete mâruz kalmış bir bedbaht olduğunu düşünme. Aksine, asıl bedbaht şu kimsedir ki Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak, tertemiz beden ülkesini günahlarla kirletmiştir.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ârif Bir Müʼmin İle Gâfil Bir İnsan Arasındaki Farklar</span></span><br />
<br />
Gönlü îman nûruyla aydınlanmış, esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla yaşayan ârif bir müʼmin; hayat ve kâinâta, dâimâ îman firâsetiyle bakar. Buna mukâbil, kalbi gaflet karanlıklarına gömülmüş, hayatı sadece bu dünyadan ibâret zanneden, gâfil bir insanın ise pusulası şaşmıştır. O artık yalnızca nefsinin ve şeytanın kendisine fısıldadığı şeyleri hakîkat zanneder.<br />
<br />
Dolayısıyla ârif bir müʼmin ile gâfil bir insanın nazarında hayır ile şer, faydalı ile zararlı, saâdet ile felâketin mânâsı bambaşkadır.<br />
<br />
Gâfil bir insan için bu dünyada en büyük kayıp, bedeninin ölümüdür. Hâlbuki ârif müʼminler nezdinde en büyük kayıp, bir kalbin hidâyet ve takvâdan mahrum kalarak günahların katranına boyanması ve bunun neticesinde mânen ölmesidir. Yani kalpsiz bir bedenle âdeta bir “canlı cenaze” hâline gelmesidir.<br />
<br />
Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifadeleri de bu hakîkate işaret etmektedir:<br />
<br />
“Sakın ola ki öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, vah vah!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”<br />
<br />
Herkes gibi bizler de dünyevî musîbet ve felâketlerden korkuyoruz ama, esas korkmamız gereken; son nefesi îman selâmetiyle verip veremeyeceğimizdir. Asıl korkmamız gereken, günahlarımızdır; bilhassa da âhirete kalan kul haklarıdır.<br />
<br />
Diğer taraftan, bu cihanda hor görülen garibe, ezilen kimsesize, hakkı yenilen mağdur ve mazluma acımak gerekirse de, en çok acınacak hâlde olanlar, insafsızca zulmeden zâlimlerdir. Zira âhiret penceresinden bakıldığında açıkça görülür ki; asıl acınacak hâlde olanlar, bu dünyada zayıfa gadreden zâlimlerdir. Çünkü o bedbahtlar, âhiret müflisleri olacaklar, mazlumlar ise -sabrettikleri takdirde- ebedî nîmetlere kavuşacaklardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Asıl Acınacak Kimseler</span></span><br />
<br />
Yine, asıl acınacak kimseler; dünyaya hastalık, sakatlık, âmâlık gibi birtakım mahrumiyetlerle gelenler değil; onları küçümseyip dışlayan merhamet fukarâsı gâfillerdir. Zira o mahrum kardeşlerimiz, âhirette bunun mükâfâtına ermekle birlikte; “Dünya bir fasıldı, geldi geçti. O mahrumiyetlerimiz sayesinde birçok günahtan korunup ecre nâil olduk.” diyerek şükredecekler.<br />
<br />
Bu itibarla yine asıl acınacak hâlde olanlar;<br />
<br />
‒Mazlumlardan ziyâde, zâlimlerin taş kesilmiş vicdanlarıdır.<br />
<br />
–“Acıyın bize!” feryatlarına sağır kesilen, insaf, izʼan, merhamet ve gözyaşını unutmuş ruhsuz menfaatperestlerdir.<br />
<br />
‒Mâneviyat mahrumu materyalistlerdir.<br />
<br />
‒Asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır.<br />
<br />
‒Asıl zavallı durumunda olanlar; hak ve hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hak ve hukukuna inanan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin hastalıklı ruhlarıdır.<br />
<br />
Meselâ gurur ve kibir şaşkınlığıyla tanrılık iddiâ eden Nemrut, karşısında cevap vermekten âciz kaldığı İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attırmış; fakat Allah Teâlâ, Halîl’ini/dostunu muhafaza etmişti. Zira haklı ve güçlü olan Hazret-i İbrahim idi. Nemrut ise Allâhʼın teʼyîdine mazhar olmuş bir peygamber karşısında, topal bir sinekle helâk olacak kadar zavallı bir durumdaydı.<br />
<br />
Yine güç ve imkânlarına güvenerek tanrılık dâvâsı güden Firavun da, Hazret-i Mûsâ’yı mağlûp etsinler diye topladığı sihirbazların îman etmeleri karşısında öfkeden deliye dönmüş, onları işkencelerle şehîd etmişti.<br />
<br />
Sihirbazlar, kalben ve rûhen öyle güçlü idiler ki insanın kanını donduracak derecede ağır tehdit ve işkenceler karşısında dahî, büyük bir îman cesaretiyle;<br />
<br />
“–(Ey Firavun, sen) dilediğini yap! Sen ancak dünyaya hükmedebilirsin! Biz ise (şehîd olarak) Rabbimiz’e döneceğiz!” dediler.[1] Firavunʼdan değil, îmanlarının zedelenmesinden korktular. Îmanları hususunda aslâ geri adım atmadılar, bilâkis Allah için gözlerini kırpmadan şehâdete yürüdüler. Onların bu dâsitânî metâneti karşısında Firavun, içine düştüğü acziyeti şiddete başvurarak gizlemeye çalışan bir zavallı idi.<br />
<br />
Yüksek mevkî ve cemâl sahibi bir kadından gelen nefsânî teklifi reddederek; “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…”[2] diyen Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır zindanında mânen çok güçlüydü. İçine düştükleri suçluluk psikolojisini bastırabilmek için onu iftiralarla zindana attıranlarsa, bütün dünyevî ihtişamlarına rağmen, hakîkatte son derece âciz birer zavallı durumundaydılar.<br />
<br />
Putperest Romalılar tarafından arenalarda aslanlara atılan ilk Îsevîler, aslanların dişleri arasında can verseler de îmanlarından tâviz vermeyecek kadar güçlü idiler. Romalılar ise haksızlıklarını şiddet, kaba kuvvet ve kanla örtbas etmeye çalışan âcizlerdi.<br />
<br />
Yine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-ʼın devr-i risâletinde; onu inkâr eden yahudîlerin kışkırttığı Romalılar, Yunanlılar ve putperestler birleşerek, hak dîne karşı çıktılar. Yahudî Zûnuvas ve adamları, Necranlı muvahhid müʼminleri, ateş dolu hendeklere atıyor ve alevler içinde kalan o insanları seyrediyorlardı. O sâdık mü’minler de şehâdete korkusuzca yürüyecek kadar güçlüydü. Onlara bu zulmü revâ gören sadist ruhlu zâlimler ise nefislerinin zebûnu olmuş zavallı bir gürûh idi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Keşke Bilselerdi</span></span><br />
<br />
Tevhîdi müdâfaa ederken taşlanarak öldürülen Habîb-i Neccâr, mânen çok güçlüydü. Kavmine acıyor; “Keşke bilselerdi!”[3] diyordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tebliğ için gittiği Tâif’te taşlanırken dahî, En Yüce Kudretʼe sığınmanın müstesnâ metânetine sahipti. Oʼnu taşlayanlar ise içinde bulundukları bâtılın zayıflığını gizleyebilmek maksadıyla, eziyet, hakâret ve çirkefliklere başvuruyorlardı.<br />
<br />
Hak ve hakîkatin temsilcisi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zulümler karşısında çok güçlü idi. Hattâ kendisini taşlayanlara acıyor ve;<br />
<br />
“–Yâ Rabbi! Kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar!” niyâzında bulunuyordu.[4]<br />
<br />
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, içtihadlarının istismar edilmemesi için kadılık teklifini reddetmişti. Bunun üzerine halîfe onu hapse attırıp kırbaçlattırdı.<br />
<br />
Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdat zindanında son derece güçlüydü. Onu haksız icraatlerine âlet edemediği için zindana attıran halîfe ise aslında bu tavrıyla kendi acziyetini sergilemiş oluyordu.<br />
<br />
Çanakkaleʼde maddî bakımdan imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçik, dünyanın en güçlü donanmasına karşı büyük bir îman gücüyle mukâvemet ediyordu. Yaklaşık 250 kiloluk bombayı sırtlayan Seyyid Onbaşı, koskoca İngiliz zırhlısını denizin dibine gömdü. Mehmetçik, tarihe “Çanakkale geçilmez!” mührünü vurdu. Tepeden tırnağa silahlı, maddî bakımdan dünyanın en büyük donanması ise bu îman mehâbeti karşısında âciz bir zavallı olarak kaldı.<br />
<br />
Nitekim Winston Churchill, ülkesinde Çanakkale mağlûbiyetinden dolayı sorgulanırken;<br />
<br />
“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile harp ettik!.. Tabiî ki yenilecektik!..” diyerek, Mehmetçiğin îmânı karşısındaki acziyetlerini îtiraf etti.<br />
<br />
Bugün de kendi vatanlarında yaşama hakları gasp edilen Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere ümmetin mazlumlarının yaşadıkları, hepimizin içini acıtıyor. Fakat asıl acınacak durumda olan; haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı sayıldığı bir sistemi dayatan, gasp ve haydutluğu meslek edinmiş zorbaların hazin âkıbeti olacaktır. Zira “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur.”<br />
<br />
Diğer taraftan, yine asıl üzülüp ağlanması gereken husus, mazlum din kardeşlerini zâlimlerin pençesinden kurtarmaktan âciz kalan, iki milyarlık İslâm âleminin darmadağınık vaziyetidir.<br />
<br />
Şunu unutmayalım ki bugün Gazzeli kardeşlerimizin canları tehlikede fakat îmanları sağlam. Bizimse canlarımız emniyette fakat îmanlarımız ne kadar sağlam, bilemiyoruz! Bugün Gazzeli kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hâlimizi kıyasladığımızda, âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?! İşte asıl endişelenmemiz gereken mesele budur!..<br />
<br />
Velhâsıl; Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden, Oʼna dayanıp güvenen, hak ve hakîkatin safında bulunan bir müʼmin, zâhiren mağlup olsa da hakîkatte gâlip demektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Haziran, Sayı: 484</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp</span></span><br />
<br />
Gâfil ve ârif bir insan için bu dünyadaki en büyük kayıp nedir? Ârif bir müʼmin ile gâfil bir insan arasındaki farklar neler?<br />
<br />
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:<br />
<br />
“Çölde yolunu kaybetmiş kişi, kayıp değildir. Asıl kayıp kişi, hidâyetten sapmış kimsedir.”<br />
<br />
“Sana; «Hâline ağlanacak kişi kimdir?» diye sorulduğunda de ki:<br />
<br />
«Kendisine verilen sağlık ve âfiyeti, Allâh’a isyan etmekte tüketen kimseye ağlamak gerekir.»”<br />
<br />
“Esir veya zindana düşmüş kimsenin, gerçekten felâkete mâruz kalmış bir bedbaht olduğunu düşünme. Aksine, asıl bedbaht şu kimsedir ki Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak, tertemiz beden ülkesini günahlarla kirletmiştir.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ârif Bir Müʼmin İle Gâfil Bir İnsan Arasındaki Farklar</span></span><br />
<br />
Gönlü îman nûruyla aydınlanmış, esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla yaşayan ârif bir müʼmin; hayat ve kâinâta, dâimâ îman firâsetiyle bakar. Buna mukâbil, kalbi gaflet karanlıklarına gömülmüş, hayatı sadece bu dünyadan ibâret zanneden, gâfil bir insanın ise pusulası şaşmıştır. O artık yalnızca nefsinin ve şeytanın kendisine fısıldadığı şeyleri hakîkat zanneder.<br />
<br />
Dolayısıyla ârif bir müʼmin ile gâfil bir insanın nazarında hayır ile şer, faydalı ile zararlı, saâdet ile felâketin mânâsı bambaşkadır.<br />
<br />
Gâfil bir insan için bu dünyada en büyük kayıp, bedeninin ölümüdür. Hâlbuki ârif müʼminler nezdinde en büyük kayıp, bir kalbin hidâyet ve takvâdan mahrum kalarak günahların katranına boyanması ve bunun neticesinde mânen ölmesidir. Yani kalpsiz bir bedenle âdeta bir “canlı cenaze” hâline gelmesidir.<br />
<br />
Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifadeleri de bu hakîkate işaret etmektedir:<br />
<br />
“Sakın ola ki öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, vah vah!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”<br />
<br />
Herkes gibi bizler de dünyevî musîbet ve felâketlerden korkuyoruz ama, esas korkmamız gereken; son nefesi îman selâmetiyle verip veremeyeceğimizdir. Asıl korkmamız gereken, günahlarımızdır; bilhassa da âhirete kalan kul haklarıdır.<br />
<br />
Diğer taraftan, bu cihanda hor görülen garibe, ezilen kimsesize, hakkı yenilen mağdur ve mazluma acımak gerekirse de, en çok acınacak hâlde olanlar, insafsızca zulmeden zâlimlerdir. Zira âhiret penceresinden bakıldığında açıkça görülür ki; asıl acınacak hâlde olanlar, bu dünyada zayıfa gadreden zâlimlerdir. Çünkü o bedbahtlar, âhiret müflisleri olacaklar, mazlumlar ise -sabrettikleri takdirde- ebedî nîmetlere kavuşacaklardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Asıl Acınacak Kimseler</span></span><br />
<br />
Yine, asıl acınacak kimseler; dünyaya hastalık, sakatlık, âmâlık gibi birtakım mahrumiyetlerle gelenler değil; onları küçümseyip dışlayan merhamet fukarâsı gâfillerdir. Zira o mahrum kardeşlerimiz, âhirette bunun mükâfâtına ermekle birlikte; “Dünya bir fasıldı, geldi geçti. O mahrumiyetlerimiz sayesinde birçok günahtan korunup ecre nâil olduk.” diyerek şükredecekler.<br />
<br />
Bu itibarla yine asıl acınacak hâlde olanlar;<br />
<br />
‒Mazlumlardan ziyâde, zâlimlerin taş kesilmiş vicdanlarıdır.<br />
<br />
–“Acıyın bize!” feryatlarına sağır kesilen, insaf, izʼan, merhamet ve gözyaşını unutmuş ruhsuz menfaatperestlerdir.<br />
<br />
‒Mâneviyat mahrumu materyalistlerdir.<br />
<br />
‒Asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır.<br />
<br />
‒Asıl zavallı durumunda olanlar; hak ve hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hak ve hukukuna inanan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin hastalıklı ruhlarıdır.<br />
<br />
Meselâ gurur ve kibir şaşkınlığıyla tanrılık iddiâ eden Nemrut, karşısında cevap vermekten âciz kaldığı İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attırmış; fakat Allah Teâlâ, Halîl’ini/dostunu muhafaza etmişti. Zira haklı ve güçlü olan Hazret-i İbrahim idi. Nemrut ise Allâhʼın teʼyîdine mazhar olmuş bir peygamber karşısında, topal bir sinekle helâk olacak kadar zavallı bir durumdaydı.<br />
<br />
Yine güç ve imkânlarına güvenerek tanrılık dâvâsı güden Firavun da, Hazret-i Mûsâ’yı mağlûp etsinler diye topladığı sihirbazların îman etmeleri karşısında öfkeden deliye dönmüş, onları işkencelerle şehîd etmişti.<br />
<br />
Sihirbazlar, kalben ve rûhen öyle güçlü idiler ki insanın kanını donduracak derecede ağır tehdit ve işkenceler karşısında dahî, büyük bir îman cesaretiyle;<br />
<br />
“–(Ey Firavun, sen) dilediğini yap! Sen ancak dünyaya hükmedebilirsin! Biz ise (şehîd olarak) Rabbimiz’e döneceğiz!” dediler.[1] Firavunʼdan değil, îmanlarının zedelenmesinden korktular. Îmanları hususunda aslâ geri adım atmadılar, bilâkis Allah için gözlerini kırpmadan şehâdete yürüdüler. Onların bu dâsitânî metâneti karşısında Firavun, içine düştüğü acziyeti şiddete başvurarak gizlemeye çalışan bir zavallı idi.<br />
<br />
Yüksek mevkî ve cemâl sahibi bir kadından gelen nefsânî teklifi reddederek; “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…”[2] diyen Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır zindanında mânen çok güçlüydü. İçine düştükleri suçluluk psikolojisini bastırabilmek için onu iftiralarla zindana attıranlarsa, bütün dünyevî ihtişamlarına rağmen, hakîkatte son derece âciz birer zavallı durumundaydılar.<br />
<br />
Putperest Romalılar tarafından arenalarda aslanlara atılan ilk Îsevîler, aslanların dişleri arasında can verseler de îmanlarından tâviz vermeyecek kadar güçlü idiler. Romalılar ise haksızlıklarını şiddet, kaba kuvvet ve kanla örtbas etmeye çalışan âcizlerdi.<br />
<br />
Yine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-ʼın devr-i risâletinde; onu inkâr eden yahudîlerin kışkırttığı Romalılar, Yunanlılar ve putperestler birleşerek, hak dîne karşı çıktılar. Yahudî Zûnuvas ve adamları, Necranlı muvahhid müʼminleri, ateş dolu hendeklere atıyor ve alevler içinde kalan o insanları seyrediyorlardı. O sâdık mü’minler de şehâdete korkusuzca yürüyecek kadar güçlüydü. Onlara bu zulmü revâ gören sadist ruhlu zâlimler ise nefislerinin zebûnu olmuş zavallı bir gürûh idi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Keşke Bilselerdi</span></span><br />
<br />
Tevhîdi müdâfaa ederken taşlanarak öldürülen Habîb-i Neccâr, mânen çok güçlüydü. Kavmine acıyor; “Keşke bilselerdi!”[3] diyordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tebliğ için gittiği Tâif’te taşlanırken dahî, En Yüce Kudretʼe sığınmanın müstesnâ metânetine sahipti. Oʼnu taşlayanlar ise içinde bulundukları bâtılın zayıflığını gizleyebilmek maksadıyla, eziyet, hakâret ve çirkefliklere başvuruyorlardı.<br />
<br />
Hak ve hakîkatin temsilcisi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zulümler karşısında çok güçlü idi. Hattâ kendisini taşlayanlara acıyor ve;<br />
<br />
“–Yâ Rabbi! Kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar!” niyâzında bulunuyordu.[4]<br />
<br />
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, içtihadlarının istismar edilmemesi için kadılık teklifini reddetmişti. Bunun üzerine halîfe onu hapse attırıp kırbaçlattırdı.<br />
<br />
Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdat zindanında son derece güçlüydü. Onu haksız icraatlerine âlet edemediği için zindana attıran halîfe ise aslında bu tavrıyla kendi acziyetini sergilemiş oluyordu.<br />
<br />
Çanakkaleʼde maddî bakımdan imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçik, dünyanın en güçlü donanmasına karşı büyük bir îman gücüyle mukâvemet ediyordu. Yaklaşık 250 kiloluk bombayı sırtlayan Seyyid Onbaşı, koskoca İngiliz zırhlısını denizin dibine gömdü. Mehmetçik, tarihe “Çanakkale geçilmez!” mührünü vurdu. Tepeden tırnağa silahlı, maddî bakımdan dünyanın en büyük donanması ise bu îman mehâbeti karşısında âciz bir zavallı olarak kaldı.<br />
<br />
Nitekim Winston Churchill, ülkesinde Çanakkale mağlûbiyetinden dolayı sorgulanırken;<br />
<br />
“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile harp ettik!.. Tabiî ki yenilecektik!..” diyerek, Mehmetçiğin îmânı karşısındaki acziyetlerini îtiraf etti.<br />
<br />
Bugün de kendi vatanlarında yaşama hakları gasp edilen Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere ümmetin mazlumlarının yaşadıkları, hepimizin içini acıtıyor. Fakat asıl acınacak durumda olan; haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı sayıldığı bir sistemi dayatan, gasp ve haydutluğu meslek edinmiş zorbaların hazin âkıbeti olacaktır. Zira “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur.”<br />
<br />
Diğer taraftan, yine asıl üzülüp ağlanması gereken husus, mazlum din kardeşlerini zâlimlerin pençesinden kurtarmaktan âciz kalan, iki milyarlık İslâm âleminin darmadağınık vaziyetidir.<br />
<br />
Şunu unutmayalım ki bugün Gazzeli kardeşlerimizin canları tehlikede fakat îmanları sağlam. Bizimse canlarımız emniyette fakat îmanlarımız ne kadar sağlam, bilemiyoruz! Bugün Gazzeli kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hâlimizi kıyasladığımızda, âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?! İşte asıl endişelenmemiz gereken mesele budur!..<br />
<br />
Velhâsıl; Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden, Oʼna dayanıp güvenen, hak ve hakîkatin safında bulunan bir müʼmin, zâhiren mağlup olsa da hakîkatte gâlip demektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Haziran, Sayı: 484</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=35490</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 06:13:03 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=35490</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah</span></span><br />
<br />
Hakikat Ne? Maddenin gürültüsü ve modern dünyanın sığ tanımları arasında ruhumuzu diri tutacak o kadim sıralamayı yeniden hatırlıyoruz: Kâinattan insana, ruhtan aşka ve nihayetinde Allah’a uzanan beş basamaklı bir varlık yolculuğu...<br />
<br />
Allah’ın peygamber aracılığı ile gönderdiği dinlerin sonuncusu İslam’dır ve peygamberi de Hazreti Muhammed’dir. İman, ibadet, ahlâk, hukuk, ekonomi, estetik değerler üzerine bina edilen İslam dininden başka bir din kabul edenler Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtaramaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANIN DİN İHTİYACI</span></span><br />
<br />
İslam Allah’ın son dinidir!<br />
<br />
İnsan bir din sahibi olmak ihtiyacındadır, bu bir zorunluluktur, dinsizlik ruhu darmadağın eden bir infilaktır. Dinlerin insanlık tarihine bıraktığı değerleri yok saymak ne acı! Geçip giden zaman ve sonsuz değişmeler insanın imtihan basamakları değil mi? Yüzyıllar öncesinin bize armağan olarak getirdiği hayat tecrübelerinin ilk baştan adının İslam olmasının sırrı burada tecelli etmektedir.<br />
<br />
Allah katında dinin adı İslam’dır!<br />
<br />
Çok olmaz hayatta, bazen birkaç kelimede tecelli eden hakikatle karşılaşır, bunu anlamak, bunun içinde bir renk olmak adına belki de bir ömrü veririz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEŞ KAVRAM, TEK HAKİKAT</span></span><br />
<br />
Yıllar öncesinden şöyle bir paragraf aklımda kalmış; “Kâinatta tek hakikat varsa o insanın kendi varlığıdır. İnsanın hakikati ise ruhtur. Ruh için bir hakikat varsa o aşktır. Aşk için bir hakikat varsa o da Cenabı Hak’tır.”<br />
<br />
Aman Allah’ım aman... Kaç yıl oldu bunu böyle aklımda tutmuş, en zor zamanlarda bu hikmetten aldığım ışık ile nice zorlukların üstesinden gelmiştim.<br />
<br />
Bunlar neydi?<br />
<br />
Kâinat, insan, ruh, aşk ve Allah...<br />
<br />
Efendim sıralamaya dikkat buyurun; kâinat, insan, ruh, aşk, Allah.<br />
<br />
İnsanın arayıp da bulamadığı sır sakın bu evrelerin tamamı olmasın erenler!<br />
<br />
Kâinatın varlığının akıl ve duygu dünyasına yansımasının meydana getirdiği haşyet, insanı kulluk denilen sırra götürüp zincirliyor. İnsana gelince üzerinde oynanan oyunlara bakılırsa işinin hayli zor olduğu anlaşılıyor.<br />
<br />
İnsan sûretinde yaratılmak lütuf ama adam olmak hiç de kolay değil. Her zamanın kendi dayattığı imkansızlıklar düşünülecek olursa esaslı bir imtihanla karşılaştığımızı söylemek istiyorum.<br />
<br />
Gerçek nedir? Hakikate nasıl ulaşılır? Değer hükmü nasıl gerçekleşir? İnsan olarak kendi varlığımızda bulunan esmanın tecellisi için önce yapmamız gereken işler var.<br />
<br />
Gerçek; onu düşünenden bağımsız olarak var olandır.<br />
<br />
Hakikat; düşüncenin konusuna uygun olmasıdır, bu durum olay ve zaruret başlığı altında ikiye ayrılır; fizik, metafizik, ahlak başlıkları altında incelenir, zaruret ise zorunluluktan doğar, iki ile ikinin toplamının dört olduğudur.<br />
<br />
Değer; gerçek ile hakikatin üzerine bina edilen bir olgudur o da; din, hukuk, ahlak, ekonomi ve estetik gibi alt branşlara ayrılır. Modern dünyanın anlamak istemediği bir anlam alanının tam da içindeyiz, ama gelin görün ki günlük sığ çekişmeler ve siyasi otorite tarafından yapılan din tanımları her şeyi bir çıkmaza sürüklüyor ki içinden çıkabilene aşk olsun!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AŞK İLE YANMAK</span></span><br />
<br />
Ruh aslında o büyük lütfun en önemli ihsanı. Maddi varlığımızın can suyu olan o sır bizler tarafından geliştirilmeyi bekliyor. Maddenin üzerine abandığı o narin yapı ancak ibadet formatlarıyla diri tutulabiliyor, cihat arzularıyla da kanatlandırılabiliyor.<br />
<br />
Madde ve ruh ayrımına hiç mi hiç girmeyelim. Bütünü parçalara ayırmakla varlığın sırlarına nüfuz edilebileceği zannedilmesin.<br />
<br />
Aşk’a gelince orada beklemek o ulu Sultan’ın hikmeti için kapısından hiç mi hiç ayrılmamak gerekiyor. Yunus diliyle söyleyecek olursak: “Aşkın gönlüm yağmaladı /Ne olsam gerek şimdiden geri/Bir od bıraktın canıma /Yansam gerek şimdiden geri”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Ali Büyükçapar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah</span></span><br />
<br />
Hakikat Ne? Maddenin gürültüsü ve modern dünyanın sığ tanımları arasında ruhumuzu diri tutacak o kadim sıralamayı yeniden hatırlıyoruz: Kâinattan insana, ruhtan aşka ve nihayetinde Allah’a uzanan beş basamaklı bir varlık yolculuğu...<br />
<br />
Allah’ın peygamber aracılığı ile gönderdiği dinlerin sonuncusu İslam’dır ve peygamberi de Hazreti Muhammed’dir. İman, ibadet, ahlâk, hukuk, ekonomi, estetik değerler üzerine bina edilen İslam dininden başka bir din kabul edenler Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtaramaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANIN DİN İHTİYACI</span></span><br />
<br />
İslam Allah’ın son dinidir!<br />
<br />
İnsan bir din sahibi olmak ihtiyacındadır, bu bir zorunluluktur, dinsizlik ruhu darmadağın eden bir infilaktır. Dinlerin insanlık tarihine bıraktığı değerleri yok saymak ne acı! Geçip giden zaman ve sonsuz değişmeler insanın imtihan basamakları değil mi? Yüzyıllar öncesinin bize armağan olarak getirdiği hayat tecrübelerinin ilk baştan adının İslam olmasının sırrı burada tecelli etmektedir.<br />
<br />
Allah katında dinin adı İslam’dır!<br />
<br />
Çok olmaz hayatta, bazen birkaç kelimede tecelli eden hakikatle karşılaşır, bunu anlamak, bunun içinde bir renk olmak adına belki de bir ömrü veririz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEŞ KAVRAM, TEK HAKİKAT</span></span><br />
<br />
Yıllar öncesinden şöyle bir paragraf aklımda kalmış; “Kâinatta tek hakikat varsa o insanın kendi varlığıdır. İnsanın hakikati ise ruhtur. Ruh için bir hakikat varsa o aşktır. Aşk için bir hakikat varsa o da Cenabı Hak’tır.”<br />
<br />
Aman Allah’ım aman... Kaç yıl oldu bunu böyle aklımda tutmuş, en zor zamanlarda bu hikmetten aldığım ışık ile nice zorlukların üstesinden gelmiştim.<br />
<br />
Bunlar neydi?<br />
<br />
Kâinat, insan, ruh, aşk ve Allah...<br />
<br />
Efendim sıralamaya dikkat buyurun; kâinat, insan, ruh, aşk, Allah.<br />
<br />
İnsanın arayıp da bulamadığı sır sakın bu evrelerin tamamı olmasın erenler!<br />
<br />
Kâinatın varlığının akıl ve duygu dünyasına yansımasının meydana getirdiği haşyet, insanı kulluk denilen sırra götürüp zincirliyor. İnsana gelince üzerinde oynanan oyunlara bakılırsa işinin hayli zor olduğu anlaşılıyor.<br />
<br />
İnsan sûretinde yaratılmak lütuf ama adam olmak hiç de kolay değil. Her zamanın kendi dayattığı imkansızlıklar düşünülecek olursa esaslı bir imtihanla karşılaştığımızı söylemek istiyorum.<br />
<br />
Gerçek nedir? Hakikate nasıl ulaşılır? Değer hükmü nasıl gerçekleşir? İnsan olarak kendi varlığımızda bulunan esmanın tecellisi için önce yapmamız gereken işler var.<br />
<br />
Gerçek; onu düşünenden bağımsız olarak var olandır.<br />
<br />
Hakikat; düşüncenin konusuna uygun olmasıdır, bu durum olay ve zaruret başlığı altında ikiye ayrılır; fizik, metafizik, ahlak başlıkları altında incelenir, zaruret ise zorunluluktan doğar, iki ile ikinin toplamının dört olduğudur.<br />
<br />
Değer; gerçek ile hakikatin üzerine bina edilen bir olgudur o da; din, hukuk, ahlak, ekonomi ve estetik gibi alt branşlara ayrılır. Modern dünyanın anlamak istemediği bir anlam alanının tam da içindeyiz, ama gelin görün ki günlük sığ çekişmeler ve siyasi otorite tarafından yapılan din tanımları her şeyi bir çıkmaza sürüklüyor ki içinden çıkabilene aşk olsun!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AŞK İLE YANMAK</span></span><br />
<br />
Ruh aslında o büyük lütfun en önemli ihsanı. Maddi varlığımızın can suyu olan o sır bizler tarafından geliştirilmeyi bekliyor. Maddenin üzerine abandığı o narin yapı ancak ibadet formatlarıyla diri tutulabiliyor, cihat arzularıyla da kanatlandırılabiliyor.<br />
<br />
Madde ve ruh ayrımına hiç mi hiç girmeyelim. Bütünü parçalara ayırmakla varlığın sırlarına nüfuz edilebileceği zannedilmesin.<br />
<br />
Aşk’a gelince orada beklemek o ulu Sultan’ın hikmeti için kapısından hiç mi hiç ayrılmamak gerekiyor. Yunus diliyle söyleyecek olursak: “Aşkın gönlüm yağmaladı /Ne olsam gerek şimdiden geri/Bir od bıraktın canıma /Yansam gerek şimdiden geri”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Ali Büyükçapar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KANAATKÂR BİTKİ: PAŞA KILICI]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=30006</link>
			<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 13:49:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=30006</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KANAATKÂR BİTKİ: PAŞA KILICI</span></span><br />
<br />
 Paşa kılıcı, kılıç çiçeği olarak bilinen “sansevieria”ların bakımları birçok ev bitkisine göre oldukça kolaydır. Asparagacea familyasından olan bu bitkinin ana vatanı Nijerya ve tropikal Batı Afrika bölgesidir. İki metre boyuna kadar çıkabilen bitkinin bodur olan türleri de vardır. Yaprakları açık yeşil, koyu yeşil, sarı ve beyaz renklere sahiptir. Özel bakıma çok ihtiyacı olmayan bu bitkiyi evinizin her köşesinde değerlendirebilirsiniz. Paşa kılıcı, bulunduğu havayı temizleyen bitkilerin arasında en başta gelir. Uzun yıllar yapılan araştırmalar sonucunda bitkinin, özellikle karbonmonoksit ve azotmonoksit dâhil, havayı kirleten bir çok maddeyi absorbe ettiği belirlenmiştir. Bu nedenle paşa kılıcını sadece süs bitkisi olduğu için değil havasız kapalı ortamlarımızın havasını temizlemeye yardımcı olması için de tercih edebiliriz. Az bakıma ihtiyaç duyan bu bitkiyi evimizin dekorasyonunda rahatlıkla kullanabiliriz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sulama ve Gübreleme</span></span><br />
<br />
Sanseveria bitkisi, suyu ve besinleri bünyesinde depolama özelliğine sahip olduğundan çok fazla suya ihtiyaç duymaz. Haftada 1-2 kez sulanması yeterlidir. Sulama yapılmadan önce toprağın kurumasına izin verilmelidir. Hemen çoğu bitkide olduğu gibi aşırı sulamadan dolayı kök çürükleri oluşabilmektedir. Bu durumlarda sulamaya ara verilmelidir. Bitkinin nem bakımından özel isteği yoktur. Hatta % 60-70 nemli ortamlarda bulunabildiği gibi kuru ortamlarda da bulunabilir. Çok az gübrelemeye ihtiyaç duyan bir bitkidir. Gübreleme işlemine ise mart ve nisan aylarında başlanmalıdır. Bu aylardan sonra ayda bir gübreleme yeterlidir. Kullanılacak olan gübre oranları eşit olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saksı Değişimi</span></span><br />
<br />
Sanseveria bitkisinin saksı ve toprağını yılın her ayında değiştirebilirsiniz. Bitkinin sağlıklı büyümesi ve iyi bir gelişim göstermesi için saksı toprağının her yıl değiştirilmesi önemlidir. Aynı saksı içerisinde fazla bitki oluşumunda ise saksı bir boy büyütülmelidir. Kullanılacak karışımın iyi drenaj sağlaması için bir miktar ponza taşı veya sünger taşı kullanılmalıdır. Killi bahçe toprağı, yanmış ahır gübresi, yaprak kompostu, dişli dere kuru karışımı da tercih edebiliriz. Bu şekilde bitkinin rizomları karışım içerisinde kolay gelişim gösterir. Bu gelişmesi sonucu saksıda yaprakların sayıları artar ve saksıya sığmaz hâle bile gelebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Işık ve Sıcaklık İsteği</span></span><br />
<br />
Sansevieria, yaz aylarında yüksek sıcaklıklara dayanıklıdır. Gölge alanlarda hayatta kalsa da yeterince gelişme göstermez. Aşırı sıcaklarda yapraklarına su püskürtmek doğru olur. Yaprakları neredeyse tek dikkat çekici yeri olarak bilinen bitkimizi aşırı güneş ışığından koruyarak renk değiştirmesine engel olabiliriz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Budama ve Çoğaltma</span></span><br />
<br />
Sansevieria bitkisi budamaya ihtiyaç duymaz. Çoğaltmak için iki yöntemden bahsedebiliriz. Bitkimiz saksı içerisinde gelişimini tamamlamış, saksının içerisi yeterince dolmuşsa ayırma yöntemiyle bitkimizi çoğaltabiliriz. Bitki iki yılını doldurmuşsa ilkbahar ayı en ideal zamandır. Bir diğer çoğaltma yöntemi ise yaprak çelikleriyle yapılır. Yine gelişimini tamamlamış bitkimizin tepe kısmını ve kurumuş bozulmuş yerlerini temizleriz. Ardından bir tahtanın üzerine yatırdığımız yaprağı 5-6 cm uzunluğunda su kaybını önlemek için keskin bir bıçak yardımıyla tek seferde keseriz. Yaprağı aynen saksıdan kopardığımız yönde derin saksının 1-2 cm derinine dikebiliriz. Dikme işleminden sonra üzerini kapatıp birkaç delik yardımıyla havalanmasını sağlamalıyız. Yaklaşık 1-2 ay bekledikten sonra köklenme başarılı bir şekilde meydana gelmiş olur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şule TÜZÜN<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KANAATKÂR BİTKİ: PAŞA KILICI</span></span><br />
<br />
 Paşa kılıcı, kılıç çiçeği olarak bilinen “sansevieria”ların bakımları birçok ev bitkisine göre oldukça kolaydır. Asparagacea familyasından olan bu bitkinin ana vatanı Nijerya ve tropikal Batı Afrika bölgesidir. İki metre boyuna kadar çıkabilen bitkinin bodur olan türleri de vardır. Yaprakları açık yeşil, koyu yeşil, sarı ve beyaz renklere sahiptir. Özel bakıma çok ihtiyacı olmayan bu bitkiyi evinizin her köşesinde değerlendirebilirsiniz. Paşa kılıcı, bulunduğu havayı temizleyen bitkilerin arasında en başta gelir. Uzun yıllar yapılan araştırmalar sonucunda bitkinin, özellikle karbonmonoksit ve azotmonoksit dâhil, havayı kirleten bir çok maddeyi absorbe ettiği belirlenmiştir. Bu nedenle paşa kılıcını sadece süs bitkisi olduğu için değil havasız kapalı ortamlarımızın havasını temizlemeye yardımcı olması için de tercih edebiliriz. Az bakıma ihtiyaç duyan bu bitkiyi evimizin dekorasyonunda rahatlıkla kullanabiliriz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sulama ve Gübreleme</span></span><br />
<br />
Sanseveria bitkisi, suyu ve besinleri bünyesinde depolama özelliğine sahip olduğundan çok fazla suya ihtiyaç duymaz. Haftada 1-2 kez sulanması yeterlidir. Sulama yapılmadan önce toprağın kurumasına izin verilmelidir. Hemen çoğu bitkide olduğu gibi aşırı sulamadan dolayı kök çürükleri oluşabilmektedir. Bu durumlarda sulamaya ara verilmelidir. Bitkinin nem bakımından özel isteği yoktur. Hatta % 60-70 nemli ortamlarda bulunabildiği gibi kuru ortamlarda da bulunabilir. Çok az gübrelemeye ihtiyaç duyan bir bitkidir. Gübreleme işlemine ise mart ve nisan aylarında başlanmalıdır. Bu aylardan sonra ayda bir gübreleme yeterlidir. Kullanılacak olan gübre oranları eşit olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Saksı Değişimi</span></span><br />
<br />
Sanseveria bitkisinin saksı ve toprağını yılın her ayında değiştirebilirsiniz. Bitkinin sağlıklı büyümesi ve iyi bir gelişim göstermesi için saksı toprağının her yıl değiştirilmesi önemlidir. Aynı saksı içerisinde fazla bitki oluşumunda ise saksı bir boy büyütülmelidir. Kullanılacak karışımın iyi drenaj sağlaması için bir miktar ponza taşı veya sünger taşı kullanılmalıdır. Killi bahçe toprağı, yanmış ahır gübresi, yaprak kompostu, dişli dere kuru karışımı da tercih edebiliriz. Bu şekilde bitkinin rizomları karışım içerisinde kolay gelişim gösterir. Bu gelişmesi sonucu saksıda yaprakların sayıları artar ve saksıya sığmaz hâle bile gelebilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Işık ve Sıcaklık İsteği</span></span><br />
<br />
Sansevieria, yaz aylarında yüksek sıcaklıklara dayanıklıdır. Gölge alanlarda hayatta kalsa da yeterince gelişme göstermez. Aşırı sıcaklarda yapraklarına su püskürtmek doğru olur. Yaprakları neredeyse tek dikkat çekici yeri olarak bilinen bitkimizi aşırı güneş ışığından koruyarak renk değiştirmesine engel olabiliriz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Budama ve Çoğaltma</span></span><br />
<br />
Sansevieria bitkisi budamaya ihtiyaç duymaz. Çoğaltmak için iki yöntemden bahsedebiliriz. Bitkimiz saksı içerisinde gelişimini tamamlamış, saksının içerisi yeterince dolmuşsa ayırma yöntemiyle bitkimizi çoğaltabiliriz. Bitki iki yılını doldurmuşsa ilkbahar ayı en ideal zamandır. Bir diğer çoğaltma yöntemi ise yaprak çelikleriyle yapılır. Yine gelişimini tamamlamış bitkimizin tepe kısmını ve kurumuş bozulmuş yerlerini temizleriz. Ardından bir tahtanın üzerine yatırdığımız yaprağı 5-6 cm uzunluğunda su kaybını önlemek için keskin bir bıçak yardımıyla tek seferde keseriz. Yaprağı aynen saksıdan kopardığımız yönde derin saksının 1-2 cm derinine dikebiliriz. Dikme işleminden sonra üzerini kapatıp birkaç delik yardımıyla havalanmasını sağlamalıyız. Yaklaşık 1-2 ay bekledikten sonra köklenme başarılı bir şekilde meydana gelmiş olur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şule TÜZÜN<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BİR FARKLI HUZUR: HARPUT]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=30005</link>
			<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 13:47:04 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=30005</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR FARKLI HUZUR: HARPUT</span></span><br />
<br />
 Nerede ipe dizilerek kurumaya bırakılmış biber görürseniz oranın sıcaklığının normalin çok üstünde seyrettiğini tahmin etmelisiniz. Nitekim Elazığ’da da durum böyle oldu. Biberlerin kırmızısının güneşin en alevli tonunu anımsattığı, halay çeker gibi yan yana dizilerek kendisine bakanlara görsel bir şölen yaşattığı topraklara Elazığ demiş eskiler. Elazığ, köken itibarıyla el-Aziz’den geliyor. Şehrin ismi Sultan Abdulaziz’in tahta çıkışının 5. yılında Hacı Ahmet İzzet Paşa devrinde şehre tayin edilen Vali İsmail Paşa’nın teklifi ile 1867 yılında “Mamurat al-aziz” olmuş. Fakat telaffuzu güç olduğundan halk arasında kısaca “Elaziz” olarak söylenegelmiş. Bu isim de zamanla yerini Elazığ’a bırakmış.<br />
<br />
Elazığ’ın en büyük ilçelerinden Kovancılar’dan Harput’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Hava oldukça sıcak ve bunaltıcı sayılabilir. Ancak asıl gezimizi ikindi namazlarını kıldıktan sonra yapmayı planlıyoruz. İlk durağımız Arap Baba’nın kabristanı oluyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arap Baba Türbesi̇</span></span><br />
<br />
Harput’a ortalama 5-6 km uzaklıktaki mağaraların bulunduğu yola dönmeden hemen sağınızda kalıyor Arap Baba. Alaca Mescit’in sol tarafından bir-iki metre aşağı indikten sonra kayalar üzerinde küçük bir kapı karşılıyor sizi. Önce burayı bir çeşit çilehane olarak düşündüm. Aksaray’daki Somuncu Baba’nın mevkisine benzetiyorum nedense. İçeriye girmeden önce duvarlara değen ağaç yaprakları ilgimi çekiyor. Buraya yumuşak, ılık ve samimi bir hava katması hoşuma gidiyor doğrusu. Daha sonra başımı eğerek küçük kapıdan içeri giriyorum. Zeminin tam ortasında yeşil kumaşla örtülü tahtadan bir sanduka içerisinde Arap Baba’nın naaşı bulunuyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harput Kalesi̇</span></span><br />
<br />
Harput Kalesi’ne Süt Kalesi de denildiğini daha önce duymuş muydunuz? Bir rivayete göre kalenin yapımı sırasında yaşanan su kıtlığı nedeniyle, zamanın hükümdarının emriyle harcın hazırlanmasında su yerine süt kullanılmış. Bu sebeple de halk arasında "Süt Kalesi" namı ile de meşhur olmuş. Kraliçe Marie Antoinette’nin "Ekmek yoksa pasta yiyin." sözünün Anadolu versiyonu gibi bir efsane olmuş açıkçası. Doğru mudur bilinmez ama mümkün. Harput’un irili ufaklı ayrı ayrı tepecikleri var. Arap Baba’nın olduğu tepecikten kaleye baktığınızda muhteşem Türk bayrağının rüzgârdaki salınışını seyrediyorsunuz. Kale de son derece ihtişamlı ve oldukça yüksek bir görünüme sahip. Kaynaklara göre Harput Kalesi, milattan önce 8. yüzyılda Urartu Krallığı tarafından kurulmuş. Daha sonra da Perslerin hâkimiyeti altına girmiş. Sırayla da Roma, Sasani, Bizans ve Abbasiler arasındaki kavgalarda ev sahipliği yapmış ve büyük mücadelelere sahne olmuş. 11. yüzyılın sonuna kadar da Bizans hâkimiyeti altında kalmış. Daha sonra da Artuklu Beyi Belek Gazi’nin ve Selçuklu Beyi Alaeddin Keykubad’ın hükümet merkezi olmuş. Son olarak Harput Bölgesi ve Kalesi, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı İmparatorluğunun idaresine geçmiş.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eğri̇ Mi̇naresi̇yle Harput Ulu Cami̇</span></span><br />
<br />
Bakar bakmaz dikkatinizi hemen çekebilecek kadar eğri minaresiyle Harput Ulu Cami, tarihin kokusunu burnunuza nasıl da buram buram getiriyor. Kimilerine göre kalın gövdeli ve gittikçe daralan bu minare, bilinçli olarak eğri inşa edilmiş. Kimilerine göre ise bir deprem sonrasında eğri bir şekle dönüşmüş. Elazığ’ın tarihte ve ne üzücüdür ki yakın zamanda atlattığı depremlerin büyüklükleri hatırlandığında deprem ihtimalinin daha güçlü olduğu akıllara geliyor. Caminin inşa kitâbesi bulunmuyor. Avlunun kuzey kanadında, kemer ayağının üzerinde ve sivri kemer gözleri arasında duvardaki bir nişe gömülü on bir satırlık Arapça bir metin mevcut. Burada da caminin 1156-1157 tarihlerinde Harput hükümdarı Fahrettin Karaaslan’a atfedildiği yazmakta. İçerideki taş duvar ve kemerler sizi alıp yüzyıllar ötesine sürüklüyor âdeta. Namaz kılınan kenar yerlerin yanı sıra ortada boş bir alan bulunuyor. Ortasında bir çeşit kuyu kalıntısı var. Taş yapı olduğu için içerisi dışarıdan neredeyse 10 derece daha serin diyebilirim. Harput’a geldiğinizde bu camide muhakkak namaz kılmalısınız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Belek Gazi̇ Anıtı</span></span><br />
<br />
Harput’un biraz daha yüksek bir tepesinde Belek Gazi Anıtı bulunuyor. Hemen yanı başında soğuk bir şeyler içebileceğiniz sade, manzarası çok güzel ve açık bir kafeterya var. Belek Gazi’nin perspektifinden şehre baktığınızda tüm Elazığ’ı kucaklıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Bu anıt, Sultan Alparslan’ın kumandanlarından olan Artuk Bey’in torunu Behram Bey’in oğlu Belek Gazi’ye ait. 1964 yılında heykeltıraş Nurettin Orhan tarafından yapılmış.<br />
<br />
Bu gezimiz de şimdilik bu kadar olsun. Unutmayın, Elazığ Harput’u gezmeden önce dikkat etmeniz gereken en önemli şey hava sıcaklığı. Bu sebeple yaz aylarındansa nisan-mayıs gibi aylarda bu bölgeyi ziyaret etmeniz sizin yararınıza olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zeynep UZUN<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR FARKLI HUZUR: HARPUT</span></span><br />
<br />
 Nerede ipe dizilerek kurumaya bırakılmış biber görürseniz oranın sıcaklığının normalin çok üstünde seyrettiğini tahmin etmelisiniz. Nitekim Elazığ’da da durum böyle oldu. Biberlerin kırmızısının güneşin en alevli tonunu anımsattığı, halay çeker gibi yan yana dizilerek kendisine bakanlara görsel bir şölen yaşattığı topraklara Elazığ demiş eskiler. Elazığ, köken itibarıyla el-Aziz’den geliyor. Şehrin ismi Sultan Abdulaziz’in tahta çıkışının 5. yılında Hacı Ahmet İzzet Paşa devrinde şehre tayin edilen Vali İsmail Paşa’nın teklifi ile 1867 yılında “Mamurat al-aziz” olmuş. Fakat telaffuzu güç olduğundan halk arasında kısaca “Elaziz” olarak söylenegelmiş. Bu isim de zamanla yerini Elazığ’a bırakmış.<br />
<br />
Elazığ’ın en büyük ilçelerinden Kovancılar’dan Harput’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Hava oldukça sıcak ve bunaltıcı sayılabilir. Ancak asıl gezimizi ikindi namazlarını kıldıktan sonra yapmayı planlıyoruz. İlk durağımız Arap Baba’nın kabristanı oluyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arap Baba Türbesi̇</span></span><br />
<br />
Harput’a ortalama 5-6 km uzaklıktaki mağaraların bulunduğu yola dönmeden hemen sağınızda kalıyor Arap Baba. Alaca Mescit’in sol tarafından bir-iki metre aşağı indikten sonra kayalar üzerinde küçük bir kapı karşılıyor sizi. Önce burayı bir çeşit çilehane olarak düşündüm. Aksaray’daki Somuncu Baba’nın mevkisine benzetiyorum nedense. İçeriye girmeden önce duvarlara değen ağaç yaprakları ilgimi çekiyor. Buraya yumuşak, ılık ve samimi bir hava katması hoşuma gidiyor doğrusu. Daha sonra başımı eğerek küçük kapıdan içeri giriyorum. Zeminin tam ortasında yeşil kumaşla örtülü tahtadan bir sanduka içerisinde Arap Baba’nın naaşı bulunuyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harput Kalesi̇</span></span><br />
<br />
Harput Kalesi’ne Süt Kalesi de denildiğini daha önce duymuş muydunuz? Bir rivayete göre kalenin yapımı sırasında yaşanan su kıtlığı nedeniyle, zamanın hükümdarının emriyle harcın hazırlanmasında su yerine süt kullanılmış. Bu sebeple de halk arasında "Süt Kalesi" namı ile de meşhur olmuş. Kraliçe Marie Antoinette’nin "Ekmek yoksa pasta yiyin." sözünün Anadolu versiyonu gibi bir efsane olmuş açıkçası. Doğru mudur bilinmez ama mümkün. Harput’un irili ufaklı ayrı ayrı tepecikleri var. Arap Baba’nın olduğu tepecikten kaleye baktığınızda muhteşem Türk bayrağının rüzgârdaki salınışını seyrediyorsunuz. Kale de son derece ihtişamlı ve oldukça yüksek bir görünüme sahip. Kaynaklara göre Harput Kalesi, milattan önce 8. yüzyılda Urartu Krallığı tarafından kurulmuş. Daha sonra da Perslerin hâkimiyeti altına girmiş. Sırayla da Roma, Sasani, Bizans ve Abbasiler arasındaki kavgalarda ev sahipliği yapmış ve büyük mücadelelere sahne olmuş. 11. yüzyılın sonuna kadar da Bizans hâkimiyeti altında kalmış. Daha sonra da Artuklu Beyi Belek Gazi’nin ve Selçuklu Beyi Alaeddin Keykubad’ın hükümet merkezi olmuş. Son olarak Harput Bölgesi ve Kalesi, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı İmparatorluğunun idaresine geçmiş.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eğri̇ Mi̇naresi̇yle Harput Ulu Cami̇</span></span><br />
<br />
Bakar bakmaz dikkatinizi hemen çekebilecek kadar eğri minaresiyle Harput Ulu Cami, tarihin kokusunu burnunuza nasıl da buram buram getiriyor. Kimilerine göre kalın gövdeli ve gittikçe daralan bu minare, bilinçli olarak eğri inşa edilmiş. Kimilerine göre ise bir deprem sonrasında eğri bir şekle dönüşmüş. Elazığ’ın tarihte ve ne üzücüdür ki yakın zamanda atlattığı depremlerin büyüklükleri hatırlandığında deprem ihtimalinin daha güçlü olduğu akıllara geliyor. Caminin inşa kitâbesi bulunmuyor. Avlunun kuzey kanadında, kemer ayağının üzerinde ve sivri kemer gözleri arasında duvardaki bir nişe gömülü on bir satırlık Arapça bir metin mevcut. Burada da caminin 1156-1157 tarihlerinde Harput hükümdarı Fahrettin Karaaslan’a atfedildiği yazmakta. İçerideki taş duvar ve kemerler sizi alıp yüzyıllar ötesine sürüklüyor âdeta. Namaz kılınan kenar yerlerin yanı sıra ortada boş bir alan bulunuyor. Ortasında bir çeşit kuyu kalıntısı var. Taş yapı olduğu için içerisi dışarıdan neredeyse 10 derece daha serin diyebilirim. Harput’a geldiğinizde bu camide muhakkak namaz kılmalısınız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Belek Gazi̇ Anıtı</span></span><br />
<br />
Harput’un biraz daha yüksek bir tepesinde Belek Gazi Anıtı bulunuyor. Hemen yanı başında soğuk bir şeyler içebileceğiniz sade, manzarası çok güzel ve açık bir kafeterya var. Belek Gazi’nin perspektifinden şehre baktığınızda tüm Elazığ’ı kucaklıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Bu anıt, Sultan Alparslan’ın kumandanlarından olan Artuk Bey’in torunu Behram Bey’in oğlu Belek Gazi’ye ait. 1964 yılında heykeltıraş Nurettin Orhan tarafından yapılmış.<br />
<br />
Bu gezimiz de şimdilik bu kadar olsun. Unutmayın, Elazığ Harput’u gezmeden önce dikkat etmeniz gereken en önemli şey hava sıcaklığı. Bu sebeple yaz aylarındansa nisan-mayıs gibi aylarda bu bölgeyi ziyaret etmeniz sizin yararınıza olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zeynep UZUN<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BİR FİNCAN KAHVE]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=30004</link>
			<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 13:44:59 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=30004</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR FİNCAN KAHVE</span></span><br />
<br />
 Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, derler. Dile kolay tam kırk yıl. Peki ya o kahvenin eşsiz lezzetini yudumladığınız fincanlar. Kimi toprak kimi porselen kimi seramik… Hatta gümüş zarfların içinde arzıendam eden o fincanlar, bu hatırdan payına düşeni alıyor mu dersiniz?<br />
<br />
Hem kahvenin hem de çayın kültürümüzde ve günlük hayatımızdaki yeri yabana atılmayacak derecede önemli. Dünyada çay ile fincanın arası sıkı fıkı olsa da biz çayı ince belli bardaklarda sevenlerdeniz. Kahveyi ise fincanda içeriz. Bu nedenledir ki atasözlerimizde dahi kahve ve fincanı ayırmaz, evde kalmamışsa da komşudan ödünç kahveyi yine bir fincanla isteriz. Kahve mi fincana, fincan mı kahveye sebep bilinmez ama kahvenin hatırı kırk yılsa fincanın hatırının çağları aştığını söylemek gerek.<br />
<br />
Her dönemin her kültürün kendine özgü fincanları var. Böylece fincanlar sadece kahvenin değil, kültürel tarihin de taşıyıcısı oluyor. Bir İngiliz fincanında Fransız etkilerinin izlerini sürmek de mümkün yahut savaşların hatıratlarını okumak da. Bir fincanın üzerine resmedilen desenlerden o bölgede yetiştirilen ürünlere, toplumun giyim kuşam tarzına hatta dinî inançlarına dair bilgiler derlenebilir. Örneğin 1700’lerde İtalyan Capodimonte fincanlarında o dönemin olaylarını, natürmort tasvirleri görebilir, kabartmalı desenler arasında şehrin siluetini izleyebilirsiniz. Kimi zaman özel davetler için nasıl özel kıyafetler diktiriliyorsa özel fincan takımları da sipariş edilirdi. Böyle durumlarda da fincanlar ev sahibinin ve tasarımcının sanat zevkinin taşıyıcısı olurdu. Ayrıca özel siparişlerde spesifik olayların da kahve fincanlarına işlendiğini görmek mümkün. Herend markasının 1860’ta ürettiği Rothschild Kuşu modeli aslında bir davette kaybolan ve ardından minik bir kuşun gagasında bulunan kolyenin hikâyesini resmediyor. Bu patern sadece kahve fincanlarında değil, çorba kâselerinden porselen yemek takımlarına kadar pek çok yerde de kullanılmış üstelik.<br />
<br />
Her zanaatkâr, ülkesinin tarihi kadar yaşam tarzını da fincana nakşediyor. Keskin hatlı Japon fincanlarında geometrik desenler hâkimken Batı’ya doğru figürler daha yumuşak bir hâl alıyor. Türk çini ustalarının elinde ise fincanlar görsel birer şölene dönüşüyor. Türk İslam sanatının kahve fincanlarına kattığı diğer bir güzellik ise zarflar. Zarf bir nesneyi sarıp çevreleyen, koruyan nesne anlamında. Fincan zarfları da zarif fincan takımlarını koruyup taşıyan ve amacının çok ötesinde birer sanat eserine dönüşen zanaat ürünleri. Anavatanı Habeşistan’dan Yemen’e, oradan tüccarlar aracılığıyla İstanbul’a ve İstanbul üzerinden Avrupa’ya yayılan kahve Osmanlı’da sadece bir kahve değil, bir kültürün de remzi oldu. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman döneminde has oda hizmetleri içinde “kahvecibaşı”lık görevi ihdas edilmiş, kahve ikramı âdeta bir törene dönüşmüştü. İnci yahut elmas ile bezeli kadife örtüler serili ahşap veya gümüş el işi tepsilerde, her biri usta zanaatların hünerli ellerinden çıkma zarflar ve fincanlarla ikram edilen kahveler hatırlarını kırk yıldan fazla saydırdılar.<br />
<br />
    Osmanlı’da fincanlara eşlik eden fincan zarfları kulpsuz yapılıyordu. Bilhassa değerli madenden yapılan bu zarflar kahveyi hem soğutuyor hem de içenin elini yakıyordu. Kulplu zarfların yaygınlaşması ise 20. yüzyılı buldu.<br />
    Osmanlı’da, fincan zarfları zamanla günlük hayatın vazgeçilmezleri arasına katıldı. Öyle ki çeyizlerde kahve takımları başlığında hassaten zikredilen eşyalardan biri oldu.<br />
    Geçmişte fincanlar, ustasının imzasını taşır, zanaatkâr fincan altına mührünü vurarak eseriyle âdeta övünürdü. Günümüzde seri üretimin zanaat kollarını bir bir tarihin tozlu raflarına kaldırmasıyla bu fincanlar da günlük kullanım alanından çıkarak antikacılarda arzıendam etmeye başladılar.<br />
    1800’lerde Avpura’da gür ve uzun bıyık modası esmeye başlayınca fincanlar da modadan payına düşeni aldı. Fincanların ağız kısmı bıyıkları kahvenin köpüğünden korumak için portatif hâle getirildi.<br />
    Her nesne gibi fincan takımları da statüden nasibini aldı. Gelir düzeyi düşük olanlar kilden yapılmış fincanlardan kahvelerini yudumlarken statünün artmasıyla bu fincanlar seramik yahut porselene tebdil oluyor. Hatta kişiye özel tasarımlar, değerli taş ve madenle süslü zarflar da sadece sanatın değil, zenginliğin de göstergesi oluyor.<br />
    Fincanın antikaya dönüşmesi fincan koleksiyonerlerini de beraberinde getirdi. Pek çok koleksiyoner el yapımı, imzalı fincan takımlarını toplayarak fincanların hikâyesini yeni nesillere taşıyor.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Süreyya MERİÇ<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR FİNCAN KAHVE</span></span><br />
<br />
 Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, derler. Dile kolay tam kırk yıl. Peki ya o kahvenin eşsiz lezzetini yudumladığınız fincanlar. Kimi toprak kimi porselen kimi seramik… Hatta gümüş zarfların içinde arzıendam eden o fincanlar, bu hatırdan payına düşeni alıyor mu dersiniz?<br />
<br />
Hem kahvenin hem de çayın kültürümüzde ve günlük hayatımızdaki yeri yabana atılmayacak derecede önemli. Dünyada çay ile fincanın arası sıkı fıkı olsa da biz çayı ince belli bardaklarda sevenlerdeniz. Kahveyi ise fincanda içeriz. Bu nedenledir ki atasözlerimizde dahi kahve ve fincanı ayırmaz, evde kalmamışsa da komşudan ödünç kahveyi yine bir fincanla isteriz. Kahve mi fincana, fincan mı kahveye sebep bilinmez ama kahvenin hatırı kırk yılsa fincanın hatırının çağları aştığını söylemek gerek.<br />
<br />
Her dönemin her kültürün kendine özgü fincanları var. Böylece fincanlar sadece kahvenin değil, kültürel tarihin de taşıyıcısı oluyor. Bir İngiliz fincanında Fransız etkilerinin izlerini sürmek de mümkün yahut savaşların hatıratlarını okumak da. Bir fincanın üzerine resmedilen desenlerden o bölgede yetiştirilen ürünlere, toplumun giyim kuşam tarzına hatta dinî inançlarına dair bilgiler derlenebilir. Örneğin 1700’lerde İtalyan Capodimonte fincanlarında o dönemin olaylarını, natürmort tasvirleri görebilir, kabartmalı desenler arasında şehrin siluetini izleyebilirsiniz. Kimi zaman özel davetler için nasıl özel kıyafetler diktiriliyorsa özel fincan takımları da sipariş edilirdi. Böyle durumlarda da fincanlar ev sahibinin ve tasarımcının sanat zevkinin taşıyıcısı olurdu. Ayrıca özel siparişlerde spesifik olayların da kahve fincanlarına işlendiğini görmek mümkün. Herend markasının 1860’ta ürettiği Rothschild Kuşu modeli aslında bir davette kaybolan ve ardından minik bir kuşun gagasında bulunan kolyenin hikâyesini resmediyor. Bu patern sadece kahve fincanlarında değil, çorba kâselerinden porselen yemek takımlarına kadar pek çok yerde de kullanılmış üstelik.<br />
<br />
Her zanaatkâr, ülkesinin tarihi kadar yaşam tarzını da fincana nakşediyor. Keskin hatlı Japon fincanlarında geometrik desenler hâkimken Batı’ya doğru figürler daha yumuşak bir hâl alıyor. Türk çini ustalarının elinde ise fincanlar görsel birer şölene dönüşüyor. Türk İslam sanatının kahve fincanlarına kattığı diğer bir güzellik ise zarflar. Zarf bir nesneyi sarıp çevreleyen, koruyan nesne anlamında. Fincan zarfları da zarif fincan takımlarını koruyup taşıyan ve amacının çok ötesinde birer sanat eserine dönüşen zanaat ürünleri. Anavatanı Habeşistan’dan Yemen’e, oradan tüccarlar aracılığıyla İstanbul’a ve İstanbul üzerinden Avrupa’ya yayılan kahve Osmanlı’da sadece bir kahve değil, bir kültürün de remzi oldu. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman döneminde has oda hizmetleri içinde “kahvecibaşı”lık görevi ihdas edilmiş, kahve ikramı âdeta bir törene dönüşmüştü. İnci yahut elmas ile bezeli kadife örtüler serili ahşap veya gümüş el işi tepsilerde, her biri usta zanaatların hünerli ellerinden çıkma zarflar ve fincanlarla ikram edilen kahveler hatırlarını kırk yıldan fazla saydırdılar.<br />
<br />
    Osmanlı’da fincanlara eşlik eden fincan zarfları kulpsuz yapılıyordu. Bilhassa değerli madenden yapılan bu zarflar kahveyi hem soğutuyor hem de içenin elini yakıyordu. Kulplu zarfların yaygınlaşması ise 20. yüzyılı buldu.<br />
    Osmanlı’da, fincan zarfları zamanla günlük hayatın vazgeçilmezleri arasına katıldı. Öyle ki çeyizlerde kahve takımları başlığında hassaten zikredilen eşyalardan biri oldu.<br />
    Geçmişte fincanlar, ustasının imzasını taşır, zanaatkâr fincan altına mührünü vurarak eseriyle âdeta övünürdü. Günümüzde seri üretimin zanaat kollarını bir bir tarihin tozlu raflarına kaldırmasıyla bu fincanlar da günlük kullanım alanından çıkarak antikacılarda arzıendam etmeye başladılar.<br />
    1800’lerde Avpura’da gür ve uzun bıyık modası esmeye başlayınca fincanlar da modadan payına düşeni aldı. Fincanların ağız kısmı bıyıkları kahvenin köpüğünden korumak için portatif hâle getirildi.<br />
    Her nesne gibi fincan takımları da statüden nasibini aldı. Gelir düzeyi düşük olanlar kilden yapılmış fincanlardan kahvelerini yudumlarken statünün artmasıyla bu fincanlar seramik yahut porselene tebdil oluyor. Hatta kişiye özel tasarımlar, değerli taş ve madenle süslü zarflar da sadece sanatın değil, zenginliğin de göstergesi oluyor.<br />
    Fincanın antikaya dönüşmesi fincan koleksiyonerlerini de beraberinde getirdi. Pek çok koleksiyoner el yapımı, imzalı fincan takımlarını toplayarak fincanların hikâyesini yeni nesillere taşıyor.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Süreyya MERİÇ<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KİTAPLIĞINIZI NASIL ALIRSINIZ?]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=30003</link>
			<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 13:43:06 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=30003</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KİTAPLIĞINIZI NASIL ALIRSINIZ?</span></span><br />
<br />
 Siz de herkes gibi bir hikâyenin içine doğdunuz. Sizden çok önce yazılmaya başlanmış köklü, eski bir hikâyenin içine… Sizi bekleyen ve kuşatan bu hikâyenin her satırına yabancıydınız ilkin. Aile üyelerinize, evinize, memleketinize alışmanız biraz zaman alacaktı. Sonra da hâl böyle olunca gayriihtiyari kendi hikâyenizi aramaya koyuldunuz.<br />
<br />
Siz, kalabalık bir ailenin en küçük çocuğu olarak iki odalı bir köy evinde doğdunuz belki ve hikâyenizi kitapların arasında bulacaksınız diyelim. Peki! Kitaplar mı size, bu köy evine gelecek; siz mi bu köyden çıkıp o kitaplara gideceksiniz? Bu nasıl olacak, buna gücünüz yetecek mi? Şükür ki henüz küçük bir çocuk, neredeyse bebeksiniz; önünüzde uzun bir yol var ama hiçbir şeyden haberiniz yok. Alışmaya çalışıyorsunuz sadece, alışmaya ve öğrenmeye. Size düşen şimdilik yalnızca bu.<br />
<br />
Hafızanızda buna dair bir kayıt yok ama bir sonbahar günü o küçük köyden, o iki odalı evden maaile çıktınız. Babanız gayretli bir adamdı. Okudu, çalıştı, çabaladı. Kendi hikâyesini yazdı. Siz de ondan öğrenmiş olmalısınız hikâyenizi kovalamayı. Artık bir memur çocuğusunuz; şehir şehir gezecek, dağılacak, toparlanacak, kırılacak, çoğalacak, özleyecek, unutacak, görecek, öğreneceksiniz.<br />
<br />
İşte ilkokuldasınız. Öğretmeniniz size ilçe kütüphanesine gitme ödevi verdi. Evinizle kütüphane arasında turunç ağaçlarıyla bezeli bir yol var. Yanınızda ilk arkadaşınız, adı Pelin olsun. Bir kütüphaneye ilk gidişiniz bu. Güle oynaya varıyorsunuz oraya. Rastgele bir kitap seçiyorsunuz. Oturup okumaya başlıyorsunuz ve kitabın sayfalarını çevirdikçe daha önce bilmediğiniz, hâlihazırda anlam veremediğiniz bir şey oluyor. Kitaba, orada anlatılan hikâyeye bağlanıyorsunuz. O küçücük hâlinizle ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Öyle ki zamanı geldiği hâlde kitabı kütüphaneye iade edemiyorsunuz. Kitabı alıkoymayı düşünüyorsunuz hatta. Günler sonra görevliye kitabı çarnaçar teslim ederken bir şeyi çok iyi anlıyorsunuz: Siz kitaplardan ömür boyu ayrılamayacaksınız. İşte kişisel kütüphanenizin ilk tohumu, bir kitaptan ayrılmanın verdiği acıyı tattığınız o an atılıyor, hikâyenizin ana hattı ufukta beliriyor. Kitaplar size doğru geliyor, siz onlara doğru gidiyorsunuz.<br />
<br />
Ortaokuldasınız, lisedesiniz. Harçlıklarınız yavaşça ama coşkuyla hep oraya, kitaplara gidiyor. Hudutsuz bir âlemde, tek başınıza ama yüzlerce yazar ve şair eşliğinde baş döndürücü bir yolculuğa çıktınız artık. Tavsiye listelerine pek itibar etmiyorsunuz. Severek okuyacağınız, tutkuyla takip edeceğiniz yazarları bizatihi kendiniz keşfetmek istiyorsunuz. Antolojiler, edebiyat dergileri, gazetelerin kültür sanat sayfaları bu konuda size rehberlik ediyor. Okuma listeniz kimselerinkine benzemiyor. Hikâyelerinden ayrılmadığınız yeni yeni kitaplar yedeğinizde usulca birikiyor. Sıra, sayısı gün günden artan bu kitapları bir yere koymaya geliyor. Peki ama nereye? Malum siz kalabalık bir ailenin en küçük çocuğusunuz. Aynı odayı kaç kardeş paylaşıyorsunuz. Bir müddet mukavva bir kutu işinizi görüyor. Bu sizin ilk kitaplığınız. Kitaplarınızı sırtları görünecek şekilde üst üste koyup yerleştiriyorsunuz kutuya. Böylece sıradan bir mukavva kutu bir hazine sandığına dönüşüyor, ona gözünüz gibi bakıyorsunuz.<br />
<br />
Üniversite hayatı başlayıp bitiyor. Gönlünüzce takas yapacağınız sahafları, taksitle kitap alabileceğiniz kitabevlerini, yeni kitapları inceleyebileceğiniz büyük kitapçıları, uygun fiyatlı internet kitap satış sitelerini tutkuyla keşfediyorsunuz. Bir işe giriyorsunuz sonra. Yeniden ailenizin yanındasınız. Harçlıklarınız gibi maaşlarınız da doğal bir akışla aynı yere gidiyor. Kitaplarınız çoğalıyor. Mukavva kutular yetmez oluyor. Hâl böyle olunca evdeki dolaplardan birinin bir iki gözü size ayrılıyor. O gözlerin kapağını açıp kitaplarınızı seyretmek size tarifsiz bir sevinç veriyor. Ama bir süre sonra bu dolap köşeleri de yetmez oluyor. Üstelik abla ve ağabeyleriniz evlenmiş ya da meslek sahibi olmuş, evinizden ayrılmışlar. Yeriniz genişlemiş yani. Bir kitaplık düşü kuruyorsunuz bu sefer. Bir kitaplık ya da duvara sabitlenecek birkaç raf. Elinizden duvara bir şey çakmak ya da bir kitaplık alıp monte etmek gibi işler gelmiyor aslında ama siz bir hevesle çarşıda buluyorsunuz kendinizi. Kucağınızda suntadan birkaç raf olduğu hâlde heyecan içinde otobüs bekliyorsunuz bir süre sonra. Eve gelip odanızın bir duvarına üstün bir gayretle çakıyorsunuz rafları. Kitaplarınızı özene bezene yerleştiriyorsunuz. Kitaplarınızın sayısı hayli mütevazı ama alt alta dizilmiş raflarda öyle güzel duruyorlar ki, inci misali. Seyretmeye doyamıyorsunuz.<br />
<br />
Artık ömür boyu sürecek bir alışkanlığınız var: Kitaplığınızı, kitaplarınızı seyretmek. Her bir kitabın alındığı yeri, zamanı düşünmek. Kalkıp tozlarını almak. Yeniden bir düzen vermek. Bir üst üste, bir yan yana koymak. Türüne mi, yayınevine mi, yazarın adına göre mi tasnif etmeli diye düşünmek. Okumayı planladıklarınızı bir yana, yenice okuduklarınızı başka bir yana koymak. Okuduklarınıza bakıp ayrı bir haz; okuyacaklarınıza bakıp ayrı bir heyecan duymak…<br />
<br />
Kitaplığınız bir ağaç gibi büyüyor artık. Dallanıp budaklanıyor. Rafların arasına yeni raflar ekleniyor. İmzalı kitaplarınız oluyor. Size hediye edilen kitaplar, baskısı bulunmayan nadir kitaplar, fuarlardan topladığınız kitaplar... Kitaplarınız ve siz. Hayattaki yerinizi buldunuz nihayet. Huzurlusunuz. Ama bu huzur öyle uzun boylu sürmüyor. Bir süre sonra kitaplığınızdaki eksiklikler gözünüze batmaya başlıyor. Şiir kitaplarınız az görünüyor, felsefe kitaplarınız yok gibi, tiyatro metinleri edinmeli misiniz? Sevdiğiniz yazarların külliyatları eksik. Tarih kitaplarınız nakıs, psikoloji kitaplarınız fazla mı popüler? Dünya klasiklerine mi ülkenizin klasiklerine mi öncelik vermelisiniz? Kaynak kitaplarınız yetersiz, kaç sözlüğünüz olmalı? Bir kitaplıkta kitaplar neye göre bir araya gelmeli? Şimdiye kadar kitaplığınızı oluştururken hep el yordamıyla ilerlediniz. Gönlünüz hangi yazarın hangi kitabını almak istemişse onu aldınız, o aralar hangi konu ilginizi çekiyorsa onunla ilgili kitaplar edindiniz, okudunuz, tutmak istediğiniz takdirde tuttunuz, elden çıkarmak istediğiniz zaman çıkardınız. Acaba bu böyle devam etmeli mi? Yoksa bir okunması gerekenler, her kitaplıkta olması icap edenler listeniz olmalı mı? Sizin için dünyanın en çetin soruları oluyor bunlar. Hiçbir zaman kesin bir cevap veremiyorsunuz. Bu arada yeni kitaplar almaya elbette devam ediyorsunuz. Ve belki de yazmaya…<br />
<br />
Hazır yazmak demişken, bir gün başka bir sayfa açılıyor kitaplığınızda, bambaşka bir sayfa. Yeni bir kitap giriyor hayatınıza. Hiçbir kitaba benzemeyen bir kitap. Sizi mest eden bir kitap. Ayıptır söylemesi sizin kitabınız. O biricik, sevgili, ilk kitabınız. Onun kitaplığınıza gelişi pek merasimli pek mutantan oluyor. Kitabınızı kitaplığınızın neresine, nasıl koyacağınızı şaşırıyorsunuz. Ön kapağı mı görünmeli, sırtı mı? Görünürde tek bir adet mi olmalı, şu köşeciğe üç beş tane koysanız da olur mu? Sonra bir kitap daha yazıyorsunuz, belki bir kitap daha, bir kitap daha. Bütün kitaplarınız kaleminizden olduğu kadar kitaplığınızdan çıkıyor aslında. Kitaplar kitapları doğuruyor. Bunu düşününce sakinleşiyorsunuz, kitaplarınızı başka yazarların kitaplarının yanına gönül rızasıyla koyuyorsunuz. Coşkunluğunuz makul bir hâl alıyor.<br />
<br />
Sonra evleniyorsunuz belki. O vakit kitaplarınız mukavva kutulardan, evdeki dolapların köşelerinden, duvarlara acemice çivilenmiş sunta raflardan çıkıyor. Bir çalışma odanız oluyor hatta. Çalışma masanız… Duvarlar boyunca uzanan, tercihinize göre kapaklı ya da kapaksız kitaplıklarınız... Bu kitaplıkların içinde yalnız sizin değil eşinizin de kitapları var. Çocuklarınız için de kitaplar almaya başlayacaksınız. Sonra onlar seçecekler okuyacakları kitapları. Kitap denizinize yeni nehirler dökülmekte artık, çok daha gümrahtır kitaplığınız.<br />
<br />
Yıllar geçiyor değil mi, yaşınız ilerliyor. Bazı geceler uykunuz kaçıyor ya da sabah vakitleri gözünüze uyku girmez oluyor. Elinizde bir fincan kahve kitaplığınızın önünde buluyorsunuz kendinizi. Kitaplarınız, başlarını alıp gitmiş gibi geliyor bazen size. Artık sözünüzün, hükmünüzün geçmediğini düşünüyorsunuz onlara. Benden sonra ne olacak diye kaygılanıyor, hepsini okumaya ömrüm, takatim yetecek mi diye dertleniyorsunuz. Terazinin bir kefesinde tekrar okumak isteğiniz kitaplar birikiyor; bir kefesinde ilk defa okuyacağınız kitaplar. Hangi taraf ağır basıyor, tartamıyorsunuz.<br />
<br />
Ama yıllar geçse devran dönse de değişmeyen bir şey var. Kitaplarınızı seyretmeye yaşınız kaç olursa olsun doyamıyorsunuz. Mukavva kutuya nasıl bakmışsanız vakti zamanında, sunta raflara nasıl, şimdi bir oda dolusu kitaba da aynı şekilde bakıyorsunuz: Aidiyetle. Şükranla. Minnetle. Muhabbetle. Sizi çevreleyen, hikâyelerinden ayrılamadığınız bu kitaplarla, kitaplıklarınızla nihayet kendinize ait bir hikâye yazdınız. Bu hikâyede sizin nefesiniz var. Sesiniz ve sessizliğiniz. Sizin yeriniz burası, bu kitaplığın önü, okuduğunuz ve yazdığınız kitapların yanı. Bu sizin hikâyeniz, biricik ve biricikliğiyle öylesine sağaltıcı ki içiniz hamd ile doluyor. Okunacaklar rafından yeni bir kitap seçiyorsunuz, kahveniz hep sıcacık.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Safiye GÖLBAŞI</span> </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KİTAPLIĞINIZI NASIL ALIRSINIZ?</span></span><br />
<br />
 Siz de herkes gibi bir hikâyenin içine doğdunuz. Sizden çok önce yazılmaya başlanmış köklü, eski bir hikâyenin içine… Sizi bekleyen ve kuşatan bu hikâyenin her satırına yabancıydınız ilkin. Aile üyelerinize, evinize, memleketinize alışmanız biraz zaman alacaktı. Sonra da hâl böyle olunca gayriihtiyari kendi hikâyenizi aramaya koyuldunuz.<br />
<br />
Siz, kalabalık bir ailenin en küçük çocuğu olarak iki odalı bir köy evinde doğdunuz belki ve hikâyenizi kitapların arasında bulacaksınız diyelim. Peki! Kitaplar mı size, bu köy evine gelecek; siz mi bu köyden çıkıp o kitaplara gideceksiniz? Bu nasıl olacak, buna gücünüz yetecek mi? Şükür ki henüz küçük bir çocuk, neredeyse bebeksiniz; önünüzde uzun bir yol var ama hiçbir şeyden haberiniz yok. Alışmaya çalışıyorsunuz sadece, alışmaya ve öğrenmeye. Size düşen şimdilik yalnızca bu.<br />
<br />
Hafızanızda buna dair bir kayıt yok ama bir sonbahar günü o küçük köyden, o iki odalı evden maaile çıktınız. Babanız gayretli bir adamdı. Okudu, çalıştı, çabaladı. Kendi hikâyesini yazdı. Siz de ondan öğrenmiş olmalısınız hikâyenizi kovalamayı. Artık bir memur çocuğusunuz; şehir şehir gezecek, dağılacak, toparlanacak, kırılacak, çoğalacak, özleyecek, unutacak, görecek, öğreneceksiniz.<br />
<br />
İşte ilkokuldasınız. Öğretmeniniz size ilçe kütüphanesine gitme ödevi verdi. Evinizle kütüphane arasında turunç ağaçlarıyla bezeli bir yol var. Yanınızda ilk arkadaşınız, adı Pelin olsun. Bir kütüphaneye ilk gidişiniz bu. Güle oynaya varıyorsunuz oraya. Rastgele bir kitap seçiyorsunuz. Oturup okumaya başlıyorsunuz ve kitabın sayfalarını çevirdikçe daha önce bilmediğiniz, hâlihazırda anlam veremediğiniz bir şey oluyor. Kitaba, orada anlatılan hikâyeye bağlanıyorsunuz. O küçücük hâlinizle ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Öyle ki zamanı geldiği hâlde kitabı kütüphaneye iade edemiyorsunuz. Kitabı alıkoymayı düşünüyorsunuz hatta. Günler sonra görevliye kitabı çarnaçar teslim ederken bir şeyi çok iyi anlıyorsunuz: Siz kitaplardan ömür boyu ayrılamayacaksınız. İşte kişisel kütüphanenizin ilk tohumu, bir kitaptan ayrılmanın verdiği acıyı tattığınız o an atılıyor, hikâyenizin ana hattı ufukta beliriyor. Kitaplar size doğru geliyor, siz onlara doğru gidiyorsunuz.<br />
<br />
Ortaokuldasınız, lisedesiniz. Harçlıklarınız yavaşça ama coşkuyla hep oraya, kitaplara gidiyor. Hudutsuz bir âlemde, tek başınıza ama yüzlerce yazar ve şair eşliğinde baş döndürücü bir yolculuğa çıktınız artık. Tavsiye listelerine pek itibar etmiyorsunuz. Severek okuyacağınız, tutkuyla takip edeceğiniz yazarları bizatihi kendiniz keşfetmek istiyorsunuz. Antolojiler, edebiyat dergileri, gazetelerin kültür sanat sayfaları bu konuda size rehberlik ediyor. Okuma listeniz kimselerinkine benzemiyor. Hikâyelerinden ayrılmadığınız yeni yeni kitaplar yedeğinizde usulca birikiyor. Sıra, sayısı gün günden artan bu kitapları bir yere koymaya geliyor. Peki ama nereye? Malum siz kalabalık bir ailenin en küçük çocuğusunuz. Aynı odayı kaç kardeş paylaşıyorsunuz. Bir müddet mukavva bir kutu işinizi görüyor. Bu sizin ilk kitaplığınız. Kitaplarınızı sırtları görünecek şekilde üst üste koyup yerleştiriyorsunuz kutuya. Böylece sıradan bir mukavva kutu bir hazine sandığına dönüşüyor, ona gözünüz gibi bakıyorsunuz.<br />
<br />
Üniversite hayatı başlayıp bitiyor. Gönlünüzce takas yapacağınız sahafları, taksitle kitap alabileceğiniz kitabevlerini, yeni kitapları inceleyebileceğiniz büyük kitapçıları, uygun fiyatlı internet kitap satış sitelerini tutkuyla keşfediyorsunuz. Bir işe giriyorsunuz sonra. Yeniden ailenizin yanındasınız. Harçlıklarınız gibi maaşlarınız da doğal bir akışla aynı yere gidiyor. Kitaplarınız çoğalıyor. Mukavva kutular yetmez oluyor. Hâl böyle olunca evdeki dolaplardan birinin bir iki gözü size ayrılıyor. O gözlerin kapağını açıp kitaplarınızı seyretmek size tarifsiz bir sevinç veriyor. Ama bir süre sonra bu dolap köşeleri de yetmez oluyor. Üstelik abla ve ağabeyleriniz evlenmiş ya da meslek sahibi olmuş, evinizden ayrılmışlar. Yeriniz genişlemiş yani. Bir kitaplık düşü kuruyorsunuz bu sefer. Bir kitaplık ya da duvara sabitlenecek birkaç raf. Elinizden duvara bir şey çakmak ya da bir kitaplık alıp monte etmek gibi işler gelmiyor aslında ama siz bir hevesle çarşıda buluyorsunuz kendinizi. Kucağınızda suntadan birkaç raf olduğu hâlde heyecan içinde otobüs bekliyorsunuz bir süre sonra. Eve gelip odanızın bir duvarına üstün bir gayretle çakıyorsunuz rafları. Kitaplarınızı özene bezene yerleştiriyorsunuz. Kitaplarınızın sayısı hayli mütevazı ama alt alta dizilmiş raflarda öyle güzel duruyorlar ki, inci misali. Seyretmeye doyamıyorsunuz.<br />
<br />
Artık ömür boyu sürecek bir alışkanlığınız var: Kitaplığınızı, kitaplarınızı seyretmek. Her bir kitabın alındığı yeri, zamanı düşünmek. Kalkıp tozlarını almak. Yeniden bir düzen vermek. Bir üst üste, bir yan yana koymak. Türüne mi, yayınevine mi, yazarın adına göre mi tasnif etmeli diye düşünmek. Okumayı planladıklarınızı bir yana, yenice okuduklarınızı başka bir yana koymak. Okuduklarınıza bakıp ayrı bir haz; okuyacaklarınıza bakıp ayrı bir heyecan duymak…<br />
<br />
Kitaplığınız bir ağaç gibi büyüyor artık. Dallanıp budaklanıyor. Rafların arasına yeni raflar ekleniyor. İmzalı kitaplarınız oluyor. Size hediye edilen kitaplar, baskısı bulunmayan nadir kitaplar, fuarlardan topladığınız kitaplar... Kitaplarınız ve siz. Hayattaki yerinizi buldunuz nihayet. Huzurlusunuz. Ama bu huzur öyle uzun boylu sürmüyor. Bir süre sonra kitaplığınızdaki eksiklikler gözünüze batmaya başlıyor. Şiir kitaplarınız az görünüyor, felsefe kitaplarınız yok gibi, tiyatro metinleri edinmeli misiniz? Sevdiğiniz yazarların külliyatları eksik. Tarih kitaplarınız nakıs, psikoloji kitaplarınız fazla mı popüler? Dünya klasiklerine mi ülkenizin klasiklerine mi öncelik vermelisiniz? Kaynak kitaplarınız yetersiz, kaç sözlüğünüz olmalı? Bir kitaplıkta kitaplar neye göre bir araya gelmeli? Şimdiye kadar kitaplığınızı oluştururken hep el yordamıyla ilerlediniz. Gönlünüz hangi yazarın hangi kitabını almak istemişse onu aldınız, o aralar hangi konu ilginizi çekiyorsa onunla ilgili kitaplar edindiniz, okudunuz, tutmak istediğiniz takdirde tuttunuz, elden çıkarmak istediğiniz zaman çıkardınız. Acaba bu böyle devam etmeli mi? Yoksa bir okunması gerekenler, her kitaplıkta olması icap edenler listeniz olmalı mı? Sizin için dünyanın en çetin soruları oluyor bunlar. Hiçbir zaman kesin bir cevap veremiyorsunuz. Bu arada yeni kitaplar almaya elbette devam ediyorsunuz. Ve belki de yazmaya…<br />
<br />
Hazır yazmak demişken, bir gün başka bir sayfa açılıyor kitaplığınızda, bambaşka bir sayfa. Yeni bir kitap giriyor hayatınıza. Hiçbir kitaba benzemeyen bir kitap. Sizi mest eden bir kitap. Ayıptır söylemesi sizin kitabınız. O biricik, sevgili, ilk kitabınız. Onun kitaplığınıza gelişi pek merasimli pek mutantan oluyor. Kitabınızı kitaplığınızın neresine, nasıl koyacağınızı şaşırıyorsunuz. Ön kapağı mı görünmeli, sırtı mı? Görünürde tek bir adet mi olmalı, şu köşeciğe üç beş tane koysanız da olur mu? Sonra bir kitap daha yazıyorsunuz, belki bir kitap daha, bir kitap daha. Bütün kitaplarınız kaleminizden olduğu kadar kitaplığınızdan çıkıyor aslında. Kitaplar kitapları doğuruyor. Bunu düşününce sakinleşiyorsunuz, kitaplarınızı başka yazarların kitaplarının yanına gönül rızasıyla koyuyorsunuz. Coşkunluğunuz makul bir hâl alıyor.<br />
<br />
Sonra evleniyorsunuz belki. O vakit kitaplarınız mukavva kutulardan, evdeki dolapların köşelerinden, duvarlara acemice çivilenmiş sunta raflardan çıkıyor. Bir çalışma odanız oluyor hatta. Çalışma masanız… Duvarlar boyunca uzanan, tercihinize göre kapaklı ya da kapaksız kitaplıklarınız... Bu kitaplıkların içinde yalnız sizin değil eşinizin de kitapları var. Çocuklarınız için de kitaplar almaya başlayacaksınız. Sonra onlar seçecekler okuyacakları kitapları. Kitap denizinize yeni nehirler dökülmekte artık, çok daha gümrahtır kitaplığınız.<br />
<br />
Yıllar geçiyor değil mi, yaşınız ilerliyor. Bazı geceler uykunuz kaçıyor ya da sabah vakitleri gözünüze uyku girmez oluyor. Elinizde bir fincan kahve kitaplığınızın önünde buluyorsunuz kendinizi. Kitaplarınız, başlarını alıp gitmiş gibi geliyor bazen size. Artık sözünüzün, hükmünüzün geçmediğini düşünüyorsunuz onlara. Benden sonra ne olacak diye kaygılanıyor, hepsini okumaya ömrüm, takatim yetecek mi diye dertleniyorsunuz. Terazinin bir kefesinde tekrar okumak isteğiniz kitaplar birikiyor; bir kefesinde ilk defa okuyacağınız kitaplar. Hangi taraf ağır basıyor, tartamıyorsunuz.<br />
<br />
Ama yıllar geçse devran dönse de değişmeyen bir şey var. Kitaplarınızı seyretmeye yaşınız kaç olursa olsun doyamıyorsunuz. Mukavva kutuya nasıl bakmışsanız vakti zamanında, sunta raflara nasıl, şimdi bir oda dolusu kitaba da aynı şekilde bakıyorsunuz: Aidiyetle. Şükranla. Minnetle. Muhabbetle. Sizi çevreleyen, hikâyelerinden ayrılamadığınız bu kitaplarla, kitaplıklarınızla nihayet kendinize ait bir hikâye yazdınız. Bu hikâyede sizin nefesiniz var. Sesiniz ve sessizliğiniz. Sizin yeriniz burası, bu kitaplığın önü, okuduğunuz ve yazdığınız kitapların yanı. Bu sizin hikâyeniz, biricik ve biricikliğiyle öylesine sağaltıcı ki içiniz hamd ile doluyor. Okunacaklar rafından yeni bir kitap seçiyorsunuz, kahveniz hep sıcacık.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Safiye GÖLBAŞI</span> </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SABİT OLAN NABİT OLUR]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=30002</link>
			<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 13:40:56 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=30002</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SABİT OLAN NABİT OLUR</span></span><br />
<br />
 Düştük yine birbirinden değerli cümlelerin peşine. Bakalım nasıl bir âleme salacaklar bizi, nasip nereye? İyilik diyelim biz ilk olarak. Ardından da güzellik gelir mutlaka koşarak. Hayır söylesin ki dilimiz hayır gelsin başa. Halis niyetimiz sirayet etsin dağa taşa. Kim duyacak kim görecek deme sakın. Hak bilir, o bize herkesten daha yakın. Karşılıksız kalır mı sanırsın yaptığın her hareketi. Döner dolaşır da misliyle bulur seni. İyi ya da kötü, çirkin ya da güzel. Faydalı ya da faydasız, hayır ya da şer. Bunu böyle bilenler, bildikleri yoldan ilerlediler. Et iyiliği suya bırak dediler, gelir sana sanma ırak dediler.<br />
<br />
Her amelimiz böyle çıkıverir işte karşımıza. Hiç fark etmez, ister denize at ister balığa. İstersen hiç tanımadığın insanların hâlini hatırını sor. Ya da çocukların başını okşa, gülüşlerini teşekküre yor. Uçan kuşa selam ver, merhamet görsün. Etrafında daima sevgi hüküm sürsün. Sen elinden geleni yap, gerisini oluruna bırak. Kararlıca dur, seni sen yapar içindeki sebat. Bir kere iki kere yaptım, yeter bu kadarı dersen olmaz. Devamlılık önemli, aksi hâlde netice dönüp dolaşıp seni bulmaz. Durduğun yerden eminsen sabır seni başarıya götürür. Bak ağaçlara, senelerce beklerler ve en sonunda dalları meyveyle bürünür. Sabreden daima mükâfat solur. Sabit olan nabit olur.<br />
<br />
Sen hiç gördün mü acele eden bir nar ağacı? Ya da hemen açmak isteyen sakız sardunyası? Doğar doğmaz koşmak isteyen bir kuzu! Saniyeler içinde erimenin hayalini kuran kaya tuzu. Bir an evvel uçmak için yuvasından atlayan serçe. Olgunlaşmayı beklemeden kızaran kiraz, elma, vişne… Olmaz elbette, sabırla kurulmuş çünkü bu dünyanın düzeni. Pek de güzel bir son beklemez aceleyle hareket edeni. Usulünce döner bu devran, bilip öyle hareket etmek uygun düşer. Zamanı gelince nasılsa erer meyveler, üçer beşer. Kuşlar uçar, kuzular koşar, sardunyalar açar. Hiç beklemediğin bir anda bakarsın işler yoluna girer, insanoğlu selamete erer. Sonra da iyi ki beklemişim, iyi ki acele etmemişim der. Nasihatlere kulak ver ve sabret! Unutma, sabır selamet, ivmek melamet.<br />
<br />
İnsanoğlu kendi aklını kullanarak elbet bulur yolu. Başkasının kılavuzluğuna ne hacet, kendisi bilir nereye varacak işin sonu. Küçük bir im yeter de artar idrak etmesine. Hızlıca düşünür de izin vermez fırsatın kaçıp gitmesine. Suyu akarken doldurur mesela. Testisini tam zamanında tutar pınara. Buğdaylar sarardıktan sonra orağına davranır. Başağı görünce tane uman aldanır. Küçük bir esintiyi hisseder de harmanını savurmaya koşar. Fırtına çıkmasını bekleyense yanılır, fırsatlar bir bir kaçar. Kavrayışı güçlü olanın işleri rast gider, anlayışı kıt olanınsa sonu keder. Evet, akıla bir işaret yeter, delalet gerekse ibaret yiter.<br />
<br />
Doğru zamanda doğru kararları vermek de çok mühimdir. Doğru zamanda doğru müdahalelerde bulunmak hayati önemdedir. İleride yaşanabilecek olumsuzlukları öngörmek kolaydır aslında. Bir fidanı eğri dikersen, büyüyünce eğri bir ağaç olur mesela. Sonra çeşitli yollara başvurur insan, ip bağlamayı dener önce. Meyli hesaplar, dayak diker güzelce. Bolca sular olmaz, budar yine olmaz. Yeniden dikmeye niyetlense, ağırdır yerinden kalkmaz. Gölgesini fidelerle donatır, çiçekler açmaz. Başka ağaçlar diker, onlar da meyveye durmaz. Velhasıl kelam, ne yapsan boş, ta baştan alınmalıydı önlem. Sonradan gelen girişimlerin hepsi faydasız, değişmez sonuç bir dirhem. Böyle gelmiş böyle gider, sanma ki değişir bu hâl! Eğri dikilen taze nihal, büyürse doğrulmak muhal.<br />
<br />
Eğri ya da düzgün, güzel ya da çirkin, hiç fark etmez. İnsan neyi nasıl görüyorsa öyle beller, ötesine zinhar gitmez. Kar beyaz bir çiçeğe bakmışsa misal, aynı beyazlıkta hayaller kurar. Narin bir söğüt dalının yapraklarına iliştiyse gözleri, aynı narinlikte sevdalara dalar. Kanatlarına vurulursun kelebeğin, seni tülden ince hülyalara salar. Göz nereye bakarsa gönül oraya akar. Hayran kalırız bazen, ivedilikle yürüyüp geçen karıncanın telaşına. Kalbimizi ısıtır bu manzara, kapılırız tatlı bir rüyaya. Böyledir bu dünya, insan gözünün gördüğüne kapılır. Görmediğini nereden bilsin, onlara ekseriyetle ırak kalır. Göz deyince sadece bir çift uzuvdan bahsederim sanma. Niyettir aslolan, zahirin binbir tonundaki ahenge kanma.<br />
<br />
Kâh iyilikten bahsettik; meraklanma, dedik misliyle bulur seni. Kâh sebat ettik de kararlıca yerimizde durup serpiştirdik meyvemizi. Sabır dedik, akıl dedik buğdayı tam vaktinde biçtik. Taze fidanın en düzgününü en nazendesini seçtik. Gönlümüzün en derinlerinde yatan güzel niyetten dem vurduk. Gözümüzün gördüğünü kalbimize nezaketle sunduk. Kem söz çıkmadı ağzımızdan, işin hep oluruna gittik. Kurduk cümlelerimizi, hoş sohbetimizi hoş dostlarla ettik. Değil mi ki dilimizden dökülen, döküldüğü yerde kalmaz. Dağılır dört bir yana, düştüğü yerde öylece durmaz. Madem durum böyle, sözlerimiz madem kılavuz sayılır. Otuz iki dişten çıkan, otuz iki mahalleye yayılır. O hâlde gel güzel düşün güzel söyle. Ne kimseyi incit, küstür ne de…<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gülşen ÜNÜVAR<br />
Pedagog<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SABİT OLAN NABİT OLUR</span></span><br />
<br />
 Düştük yine birbirinden değerli cümlelerin peşine. Bakalım nasıl bir âleme salacaklar bizi, nasip nereye? İyilik diyelim biz ilk olarak. Ardından da güzellik gelir mutlaka koşarak. Hayır söylesin ki dilimiz hayır gelsin başa. Halis niyetimiz sirayet etsin dağa taşa. Kim duyacak kim görecek deme sakın. Hak bilir, o bize herkesten daha yakın. Karşılıksız kalır mı sanırsın yaptığın her hareketi. Döner dolaşır da misliyle bulur seni. İyi ya da kötü, çirkin ya da güzel. Faydalı ya da faydasız, hayır ya da şer. Bunu böyle bilenler, bildikleri yoldan ilerlediler. Et iyiliği suya bırak dediler, gelir sana sanma ırak dediler.<br />
<br />
Her amelimiz böyle çıkıverir işte karşımıza. Hiç fark etmez, ister denize at ister balığa. İstersen hiç tanımadığın insanların hâlini hatırını sor. Ya da çocukların başını okşa, gülüşlerini teşekküre yor. Uçan kuşa selam ver, merhamet görsün. Etrafında daima sevgi hüküm sürsün. Sen elinden geleni yap, gerisini oluruna bırak. Kararlıca dur, seni sen yapar içindeki sebat. Bir kere iki kere yaptım, yeter bu kadarı dersen olmaz. Devamlılık önemli, aksi hâlde netice dönüp dolaşıp seni bulmaz. Durduğun yerden eminsen sabır seni başarıya götürür. Bak ağaçlara, senelerce beklerler ve en sonunda dalları meyveyle bürünür. Sabreden daima mükâfat solur. Sabit olan nabit olur.<br />
<br />
Sen hiç gördün mü acele eden bir nar ağacı? Ya da hemen açmak isteyen sakız sardunyası? Doğar doğmaz koşmak isteyen bir kuzu! Saniyeler içinde erimenin hayalini kuran kaya tuzu. Bir an evvel uçmak için yuvasından atlayan serçe. Olgunlaşmayı beklemeden kızaran kiraz, elma, vişne… Olmaz elbette, sabırla kurulmuş çünkü bu dünyanın düzeni. Pek de güzel bir son beklemez aceleyle hareket edeni. Usulünce döner bu devran, bilip öyle hareket etmek uygun düşer. Zamanı gelince nasılsa erer meyveler, üçer beşer. Kuşlar uçar, kuzular koşar, sardunyalar açar. Hiç beklemediğin bir anda bakarsın işler yoluna girer, insanoğlu selamete erer. Sonra da iyi ki beklemişim, iyi ki acele etmemişim der. Nasihatlere kulak ver ve sabret! Unutma, sabır selamet, ivmek melamet.<br />
<br />
İnsanoğlu kendi aklını kullanarak elbet bulur yolu. Başkasının kılavuzluğuna ne hacet, kendisi bilir nereye varacak işin sonu. Küçük bir im yeter de artar idrak etmesine. Hızlıca düşünür de izin vermez fırsatın kaçıp gitmesine. Suyu akarken doldurur mesela. Testisini tam zamanında tutar pınara. Buğdaylar sarardıktan sonra orağına davranır. Başağı görünce tane uman aldanır. Küçük bir esintiyi hisseder de harmanını savurmaya koşar. Fırtına çıkmasını bekleyense yanılır, fırsatlar bir bir kaçar. Kavrayışı güçlü olanın işleri rast gider, anlayışı kıt olanınsa sonu keder. Evet, akıla bir işaret yeter, delalet gerekse ibaret yiter.<br />
<br />
Doğru zamanda doğru kararları vermek de çok mühimdir. Doğru zamanda doğru müdahalelerde bulunmak hayati önemdedir. İleride yaşanabilecek olumsuzlukları öngörmek kolaydır aslında. Bir fidanı eğri dikersen, büyüyünce eğri bir ağaç olur mesela. Sonra çeşitli yollara başvurur insan, ip bağlamayı dener önce. Meyli hesaplar, dayak diker güzelce. Bolca sular olmaz, budar yine olmaz. Yeniden dikmeye niyetlense, ağırdır yerinden kalkmaz. Gölgesini fidelerle donatır, çiçekler açmaz. Başka ağaçlar diker, onlar da meyveye durmaz. Velhasıl kelam, ne yapsan boş, ta baştan alınmalıydı önlem. Sonradan gelen girişimlerin hepsi faydasız, değişmez sonuç bir dirhem. Böyle gelmiş böyle gider, sanma ki değişir bu hâl! Eğri dikilen taze nihal, büyürse doğrulmak muhal.<br />
<br />
Eğri ya da düzgün, güzel ya da çirkin, hiç fark etmez. İnsan neyi nasıl görüyorsa öyle beller, ötesine zinhar gitmez. Kar beyaz bir çiçeğe bakmışsa misal, aynı beyazlıkta hayaller kurar. Narin bir söğüt dalının yapraklarına iliştiyse gözleri, aynı narinlikte sevdalara dalar. Kanatlarına vurulursun kelebeğin, seni tülden ince hülyalara salar. Göz nereye bakarsa gönül oraya akar. Hayran kalırız bazen, ivedilikle yürüyüp geçen karıncanın telaşına. Kalbimizi ısıtır bu manzara, kapılırız tatlı bir rüyaya. Böyledir bu dünya, insan gözünün gördüğüne kapılır. Görmediğini nereden bilsin, onlara ekseriyetle ırak kalır. Göz deyince sadece bir çift uzuvdan bahsederim sanma. Niyettir aslolan, zahirin binbir tonundaki ahenge kanma.<br />
<br />
Kâh iyilikten bahsettik; meraklanma, dedik misliyle bulur seni. Kâh sebat ettik de kararlıca yerimizde durup serpiştirdik meyvemizi. Sabır dedik, akıl dedik buğdayı tam vaktinde biçtik. Taze fidanın en düzgününü en nazendesini seçtik. Gönlümüzün en derinlerinde yatan güzel niyetten dem vurduk. Gözümüzün gördüğünü kalbimize nezaketle sunduk. Kem söz çıkmadı ağzımızdan, işin hep oluruna gittik. Kurduk cümlelerimizi, hoş sohbetimizi hoş dostlarla ettik. Değil mi ki dilimizden dökülen, döküldüğü yerde kalmaz. Dağılır dört bir yana, düştüğü yerde öylece durmaz. Madem durum böyle, sözlerimiz madem kılavuz sayılır. Otuz iki dişten çıkan, otuz iki mahalleye yayılır. O hâlde gel güzel düşün güzel söyle. Ne kimseyi incit, küstür ne de…<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gülşen ÜNÜVAR<br />
Pedagog<br />
<br />
Diyanet Aile Dergisi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müminlerin hurafelere müdahalesi]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=29550</link>
			<pubDate>Wed, 07 Aug 2024 16:03:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=29550</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Prof. Dr. Mehmet Ali BÜYÜKKARA:</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Müminlerin hurafelere müdahalesi ve onun yerine doğru fiil ve düşünce ne ise insanlara bunu tavsiye etmeleri sünnet-i seniyyenin bir parçasıdır.”</span></span><br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin, “Kim bizim bu işimizde/İslam’da, ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa o reddedilmiştir.” (Buhari, Sulh, 5.) diye buyurduğu hadis-i şerifinde “ondan olmayan” şeklinde tanımladığı hurafe nedir? Dinimizin asli kaynaklarında Kur’an’da ve sünnette nasıl tanımlanmıştır?<br />
Naklettiğiniz hadis-i şerifteki “ondan olmayan” ifadesi, ilim geleneğimizde genel olarak bidat kavramında karşılık bulur. Âlimlerimiz, Hz. Resulüllah’tan sonra ortaya çıkan ve dinle ilişkilendirilen, bu bakımdan İslamiyet’e ilave veya eksiltme özelliği taşıyan inanç, düşünce ve fiilleri bidat olarak değerlendirmişler. Akla ve hakikate aykırı olmasına rağmen insanlarca önemsenen batıl inanç ve fiillere biz hurafe diyoruz ve bunların önemli bir kısmı tabii şekilde bidat kapsamına giriyor. Çünkü hurafeler genellikle dinden sayılıyor, en azından uzaktan veya yakından dinle, maneviyatla ilişkilendiriliyor. Böylece, bidatin tarifine benzer şekilde manevi hayatımıza aslından olmayan bir ilave yapılmış oluyor. Çoğu kez bu ilaveler dinde gerçekten mevcut bir inanç veya fiilin yerine geçip onları uygulamadan düşürebiliyor. Esas tehlike zaten bu noktada ortaya çıkıyor. Sevgili Peygamberimizin ikazı buraya matuf. Hadiste “bu amel merduttur, reddedilmiştir” denilmesi, dine olan ilave veya eksiltmelerin İslam’ı tahrif etme riski taşımasından kaynaklanıyor. Bu nedenle bir başka hadisinde Peygamber Efendimiz, bidatlerin kişiyi dalâlete, dalâlet hâlinin de cehenneme götüreceğini söylemiştir. (Nesai, İdeyn, 22.) Kur’an-ı Kerim’in indiği cahiliye toplumunda, “gerçeklikten kopuk” olmakla beraber sırf atalarından miras kaldığı için müşriklerin inandığı şeyler, yaptıkları işler vardı. Kur’an’ın buyrukları bir taraftan putperestlikle ve şirkle mücadele ederken diğer taraftan bu türden hurafeleri kaldırmayı hedefliyordu. Zira bu hurafelerle şirk itikadı arasında doğrudan veya dolaylı bağlantılar mevcuttu.<br />
“Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir. İyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin ve Allah’tan sakının ki muradınıza erersiniz.” (Bakara, 2/189.) ayetini misal verebiliriz. Müşriklerin ihramlı olduklarında normal kapıyı kullanmak yerine, arkadan pencerelere tırmanıp ya da duvardan delik açıp evlere buralardan girmeleri tam manasıyla akıllara ziyan bir saçmalıktı. Üstelik bunu yapmayı fazilet sayıyorlardı. Gerçek faziletler ise hâliyle gölgede kalıyordu. Kur’an bu hurafeye müdahale etti, bu hareketi menetti. Takvalı olmayı emretti. Fazileti bu türden anlamsız davranışlarda değil takvada aramayı tavsiye etti.<br />
Rabbimiz ayet-i kerimede, “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.” (Maide, 5/3.) buyuruyor. Tamamlanmış ve razı olunmuş dine bir şeyler ekleme/çıkarma gereğinin arkasında hangi saikler yatmaktadır? “Sonradan uydurulan” şeklinde tanımlanan hurafeler, insanlar arasında nasıl yayılır?<br />
Ayette belirtildiği gibi din tamamlanıp kemale ermiş ise biz artık Allah’ın indirdikleri ve Sevgili Resulünün buyurdukları ile mükellefiz demektir. Bu çerçevede inanır, ibadet ederiz. Hayatımızı bu çerçevede yaşarız. “İkmal etmek”, mükemmel hâle getirmek demektir. Mükemmelliğin kemali yoktur, artık o en üst kemal seviyesindedir. “Tamamlanmış” ise eksiği de yoktur. Hurafeleri dinileştirmek, bir itikat hâline getirmek, bir şekilde bu ayete itiraz etmek anlamına geliyor. Hurafelerin bir kısmı “daha dindar olma”, “daha Müslümanca yaşama” gibi iyi niyetlerle icra ediliyor. Örneğin “iki bayram arasında evlenmemek” gibi. Hâlbuki böyle bir şey ne Kur’an’da ne de sünnette var. Din tamamlanmışsa bu nereden çıktı? İşte hurafe, böyle bir kötülük! İyi niyetle de olsa zarar veriyor, salih bir ameli geciktirmiş oluyor.<br />
Hurafelerin yaygınlaşmasında diğer bir sebep ise cehalet. Müslümanların tarihî süreçte başka dinlerle, kültürlerle karşılaşmasının getirdiği doğal etkileşim, İslam’da olmayan bazı unsurların dine sirayet etmesine yol açmıştır. Bunların bir kısmı zararsız olabilir, İslamiyet’le uyum içinde olabilir. Ancak uyumsuz olan, bidat özellikleri taşıyan unsurların ayıklanması gerekir. Bu işlem için ilim lazım. Âlimlerin, mektep ve medreselerin tesirinin zayıf olduğu zaman ve mekânlarda hurafelerin hızla yayılıp dinileştiklerini görüyoruz. Nehy-i ani’l-münker bu şartlarda işlevsiz kalmıştır çünkü. Sonuç Şamanizm, Budizm, Hinduizm putperestliğinden, İsrailî muharref kültürden, Gnostik veya Hermetik kadim mirastan gelen binbir türlü hurafenin ortalığa dökülmesidir. Üstüne üstlük bunların bir sonraki süreçte İslami motiflerle süslenmesi ve tabiri caizse ihtida etmesidir.<br />
Kur’an’da ve Peygamberimizin sünnetinde yer almayan her şey hurafe olarak mı değerlendirilmelidir? Hayatını Cenab-ı Hakk’ın koyduğu kurallara göre yaşamaya çalışan Müslüman birey, hakikat ile hurafe olanı birbirinden nasıl ayırt edecektir, bunun yolu ve metodu hakkında neler söylersiniz?<br />
Bahsettiğim şekilde hurafelerin yaygınlaşıp yerleşmesinde yani ihtida etmesinde bu süreci besleyecek mesela birtakım İsrailî rivayetler veya uydurma hadisler kitaplarımızda var ise bu gelişme daha kolay hâle gelmektedir. Herhangi bir şey Kur’an ve sünnette yer alabilir ama yanlış tefsirlere maruz kalabilir. Mesela bâtıni yahut hurufi manalar çıkartılmış, hâliyle metnin bağlamı orijinalinden çok farklı bir anlama kanalize edilmiş olabilir. Bu yöntemlerle de birçok hurafe türetilmiştir. Mesela ayet ve sahih hadislerdeki Musa ile Hızır kıssası, bu yönlerden epeyce istismara maruz kalmış ve buradan aslı astarı olmayan inançlar çıkartılmıştır.<br />
Diğer taraftan bir fiil veya inanç unsuru Kur’an ve sünnette yer almaz ama İslamiyet’e aykırılık da arz etmez. Zemin ve zamanın şartları o inanç veya hareketi Müslümanların önüne çıkartmış olabilir. Bu durumda uygulanacak işlem, dinin kaynaklarına dönmek ve bidat/hurafe olma ihtimali olan şeyin kontrolünü yapmak olacak. Naklî kaynaklarımız olduğu gibi akli kaynaklarımız da var. Bunları bir bütünlük içinde işlevsel kılan usul ilimlerimiz var. Usulleri disiplin altına sokup sistemleştiren mezheplerimiz var. Bu mezheplerin denetiminde gelişmiş fıkıh ve kelam müktesebatımız var. Bunları üretip işleyen ve geliştiren âlimlerimiz var. Bir de bu müktesebatın kullanıldığı, tarihi asırları aşan tecrübemiz var.<br />
Yani Müslüman bir şahsiyet için hakikat ile hurafeyi ayıracak kıstaslar ve malzeme fazlasıyla mevcut. Yeter ki bu şahıs iyi niyetli ve uyanık olsun. Uyanık diyorum, çünkü bazen iyi niyet kâfi gelmiyor. İstismar peşindeki “din tüccarları” tarihin her döneminde var olmuş. Din ile, Allah ile, peygamber ile aldatan insanlardan bahsediyorum. Bunların kurmuş olduğu hurafe sektörüne alet olmayacak bir basiret ve ferasete de sahip olmak gerekiyor kuşkusuz.<br />
Şüphesiz ki İslam’da olmadığı hâlde uydurulmuş olan her bir hurafe ve bidat, İslam dünyasına da büyük zararlar vermektedir ki bunun bariz örneklerinden biri olan FETÖ’nün yapılanmasında da buna şahitlik ettik. Bu gibi hareketlerin İslam’a ve İslam dünyasına vermiş olduğu zararlardan bahseder misiniz?<br />
Dine zararları aşikâr. Bidat ve hurafeler üzerinden bir tahrif söz konusu ki bu çok büyük bir zarardır. Ayet ve hadislerin tefsirinde tahrif, dinî ıstılahların yorum ve kullanımında tahrif… Bu tahrif ne amaçla yapılıyor? Siyasi ve iktisadi menfaat temini için. Neticede bu hareketlere kapılan Müslümanlar da büyük zararlara uğruyorlar. Öncelikle sevap kazanayım derken günaha giriyor kitleler. Allah rızası için dâhil olunan cemaat görünümlü bir yapı sizi aslında cehenneme doğru sürüklüyor ve bunun farkında olamıyorsunuz. Tıpkı, “Dünya hayatındaki tüm çabaları boşa gitmişken kendilerinin güzel işler yaptıklarını sanıyorlar.” (Kehf, 18/104.) diye Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği bedbaht insanlar gibi… Eğer uyanırlarsa ve hurafelerle örülü hayatlarının hakikatten bir nasibi olmadığını anlarlarsa, kandırıldıklarını fark ederlerse belki doğru yol belledikleri bu yapıdan uzaklaşacaklar yahut derin pişmanlıklar eşliğinde maddi ve manevi hayatları allak bullak olacak. Mevzubahis yapılanmanın önemli bir kesiminde, 15 Temmuz gecesinin sonrasında görülen manzara genel olarak bu şekildedir. Uyanmayanlar ise tiyatrolarında kendilerine uyarlanmış rolü oynamayı sürdürüyorlar ve takdir edilen vadeye doğru tedrici şekilde kendi zararlarına ilerliyorlar.<br />
Bu tür hurafeci yapılar İslam âleminin her şeyden önce zamanını çalıyor, enerjisini tüketiyor, zenginliğini çarçur ediyor, Müslümanlar arasındaki karşılıklı güven hissini dumura uğratıyor. Esasında hak ile batılı birbirine karıştırıyor. İşin daha kötüsü, hurafeci din temsiliyeti üzerinden bazı kesimler İslami değerlerden soğuyorlar. Genelleştirmek suretiyle İslam’ın ve tüm Müslümanların bu kötü vasıfları taşıdıkları zehabına kapılıyorlar. Makyevalist fırsatçılıkla, akıldışılıkla, körü körüne taklitçilikle İslamiyet’i özdeşleştirme gafletine düşüyorlar. “Cemaat, ihlas, hizmet, himmet” gibi bazı mübarek kavramları ağızlarına almaz oluyorlar. Hatta buradan bir İslamofobi bile gelişebiliyor. Tüm bunlar tamiri çok zor toplumsal zararlardır.<br />
Allah’ın (c.c.), “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.” (Enam, 6/153.) uyarısı gereğince insan/Müslüman, en kıymetli hazinesini imanını dış etkilere karşı korumakla mükelleftir. Modern hayatın getirdiği yeni nesil inanışların, akımların varlığına şahit oluyoruz. Geçmiş dönem batıl akımlarla kıyasladığımızda yeni dönemin inanç akımları hakkında neler söylersiniz?<br />
Modernizm, eline aldığı bilim sopasıyla güya yoğun “akıldışılıklar içeren” dinleri ve kurumlarını geçen yüzyılda epey bir hırpaladı. Beklenti, hurafe yığınları olarak gördüğü dinlerin hayattan, hatta vicdanlardan çekilmesi, ebediyen yokluğa mahkûm edilmesiydi. Bu beklenti tabii ki gerçekleşmedi. Diğer taraftan modernite daha karmaşık hurafeler üretti. Başını Hollywood’un çektiği film sektörünün, ışıltılı reklam dünyasının ve bağımlılık yaratan sosyal medyanın ustalıkla propagandasını yaptığı modern hurafeler, bugün geleneksel hurafeleri masum bırakacak tarzda insanlığı tehdit ediyor.<br />
Fıtri bir gerçeklik olan cinsiyet olgusu karşısında üretilen feminizm ve LGBT ideolojileri modern toplumların peşine takıldıkları modern hurafelerin örnekleri olabilir. Geleneksel hurafeler cehalet ortamlarında doğup gelişirken modern hurafeler, bilimi, siyaseti, sanatı ve akademiyi arkasına alarak yayılıyor, güç kazanıyor. Bu yüzden de daha tahripkârlar. Zararı şahsi kalmıyor, aile başta olmak üzere geleneksel değerleri ve toplumsal kurumları ifsat ediyor. Karşılarında dinleri buldukları için, modern hurafeciler dinî değerlere de savaş açıyorlar. Ateizm, deizm cereyanları yepyeni dokunulmaz putlar yaratıyor. Bilim bu putlardan biri ve dinin tam karşısına dikiliyor.<br />
Batıda Yahudilik ve Hristiyanlık bu çatışmaya dayanamadı ve sanki teslim bayrağını çekti. İnsanlar Avrupa’da ve Amerika’da bu yüzden hızla dinlerini terk ediyor. İslamiyet ise özgün özellikleri dolayısıyla bu meydan okumaya dirençli çıktı. Kur’ancılık ve tarihselcilik gibi diğer modern hurafeler bu direnci kırma işlevi görüyor zannımca. Neo-bâtınilik de bu hurafelerden bir diğeri. Hümanizm, çoğulculuk, insan hakları gibi modern değerler referans alınarak dinin temellerine yönelik masum görüntülü yıkıcı hamleler yapılıyor. Müdafaa için reçete aynı aslında. Kadim usullerimiz bu hurafelerin zehrine karşı panzehir üretecek kabiliyetlere sahip. Fakat bunu layıkıyla yapabilecek yetişmiş insan kaynağına kâfi miktarda sahip değiliz.<br />
<br />
Öz Geçmiş<br />
1967 yılında İstanbul Fatih’te doğan Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, 1990’da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Yüksek lisansını aynı üniversitede 1993 yılında hadis bilim dalında, doktorasını 1997 yılında Edinburgh Üniversitesinde mezhepler tarihi alanında tamamladı. Yurda dönüşünde göreve başladığı Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 2000 yılında doçent, 2006 yılında profesör oldu. Dekan yardımcılığı, Üniversite Senatörlüğü ve Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanlığı görevlerini yürüttü. 2009’da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 2012’de ise İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi kadrosuna katıldı. Fakülte’nin kurucuları arasında yer aldı ve dekanlığını üstlendi. 2020’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine döndü. Çalışmalarını klasik kelâm okullarının yanı sıra Şiîlik, bugünkü Selefîlik, çağdaş İslami akımlar ve hareketler, din-siyaset ilişkileri konularında yoğunlaştıran Büyükkara’nın, alanında yerli ve yabancı dilde yaptığı çeşitli yayınları mevcuttur. Bunlar arasında İmamet Mücadelesi ve Haşimoğulları, Suudi Arabistan ve Vehhabilik, Kâbe’nin İşgal Tarihi, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Devlet, Çağdaş İslami Akımlar başlıklı kitap çalışmaları bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Söyleşi</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mahir KILINÇ</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Prof. Dr. Mehmet Ali BÜYÜKKARA:</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Müminlerin hurafelere müdahalesi ve onun yerine doğru fiil ve düşünce ne ise insanlara bunu tavsiye etmeleri sünnet-i seniyyenin bir parçasıdır.”</span></span><br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin, “Kim bizim bu işimizde/İslam’da, ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa o reddedilmiştir.” (Buhari, Sulh, 5.) diye buyurduğu hadis-i şerifinde “ondan olmayan” şeklinde tanımladığı hurafe nedir? Dinimizin asli kaynaklarında Kur’an’da ve sünnette nasıl tanımlanmıştır?<br />
Naklettiğiniz hadis-i şerifteki “ondan olmayan” ifadesi, ilim geleneğimizde genel olarak bidat kavramında karşılık bulur. Âlimlerimiz, Hz. Resulüllah’tan sonra ortaya çıkan ve dinle ilişkilendirilen, bu bakımdan İslamiyet’e ilave veya eksiltme özelliği taşıyan inanç, düşünce ve fiilleri bidat olarak değerlendirmişler. Akla ve hakikate aykırı olmasına rağmen insanlarca önemsenen batıl inanç ve fiillere biz hurafe diyoruz ve bunların önemli bir kısmı tabii şekilde bidat kapsamına giriyor. Çünkü hurafeler genellikle dinden sayılıyor, en azından uzaktan veya yakından dinle, maneviyatla ilişkilendiriliyor. Böylece, bidatin tarifine benzer şekilde manevi hayatımıza aslından olmayan bir ilave yapılmış oluyor. Çoğu kez bu ilaveler dinde gerçekten mevcut bir inanç veya fiilin yerine geçip onları uygulamadan düşürebiliyor. Esas tehlike zaten bu noktada ortaya çıkıyor. Sevgili Peygamberimizin ikazı buraya matuf. Hadiste “bu amel merduttur, reddedilmiştir” denilmesi, dine olan ilave veya eksiltmelerin İslam’ı tahrif etme riski taşımasından kaynaklanıyor. Bu nedenle bir başka hadisinde Peygamber Efendimiz, bidatlerin kişiyi dalâlete, dalâlet hâlinin de cehenneme götüreceğini söylemiştir. (Nesai, İdeyn, 22.) Kur’an-ı Kerim’in indiği cahiliye toplumunda, “gerçeklikten kopuk” olmakla beraber sırf atalarından miras kaldığı için müşriklerin inandığı şeyler, yaptıkları işler vardı. Kur’an’ın buyrukları bir taraftan putperestlikle ve şirkle mücadele ederken diğer taraftan bu türden hurafeleri kaldırmayı hedefliyordu. Zira bu hurafelerle şirk itikadı arasında doğrudan veya dolaylı bağlantılar mevcuttu.<br />
“Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir. İyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin ve Allah’tan sakının ki muradınıza erersiniz.” (Bakara, 2/189.) ayetini misal verebiliriz. Müşriklerin ihramlı olduklarında normal kapıyı kullanmak yerine, arkadan pencerelere tırmanıp ya da duvardan delik açıp evlere buralardan girmeleri tam manasıyla akıllara ziyan bir saçmalıktı. Üstelik bunu yapmayı fazilet sayıyorlardı. Gerçek faziletler ise hâliyle gölgede kalıyordu. Kur’an bu hurafeye müdahale etti, bu hareketi menetti. Takvalı olmayı emretti. Fazileti bu türden anlamsız davranışlarda değil takvada aramayı tavsiye etti.<br />
Rabbimiz ayet-i kerimede, “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.” (Maide, 5/3.) buyuruyor. Tamamlanmış ve razı olunmuş dine bir şeyler ekleme/çıkarma gereğinin arkasında hangi saikler yatmaktadır? “Sonradan uydurulan” şeklinde tanımlanan hurafeler, insanlar arasında nasıl yayılır?<br />
Ayette belirtildiği gibi din tamamlanıp kemale ermiş ise biz artık Allah’ın indirdikleri ve Sevgili Resulünün buyurdukları ile mükellefiz demektir. Bu çerçevede inanır, ibadet ederiz. Hayatımızı bu çerçevede yaşarız. “İkmal etmek”, mükemmel hâle getirmek demektir. Mükemmelliğin kemali yoktur, artık o en üst kemal seviyesindedir. “Tamamlanmış” ise eksiği de yoktur. Hurafeleri dinileştirmek, bir itikat hâline getirmek, bir şekilde bu ayete itiraz etmek anlamına geliyor. Hurafelerin bir kısmı “daha dindar olma”, “daha Müslümanca yaşama” gibi iyi niyetlerle icra ediliyor. Örneğin “iki bayram arasında evlenmemek” gibi. Hâlbuki böyle bir şey ne Kur’an’da ne de sünnette var. Din tamamlanmışsa bu nereden çıktı? İşte hurafe, böyle bir kötülük! İyi niyetle de olsa zarar veriyor, salih bir ameli geciktirmiş oluyor.<br />
Hurafelerin yaygınlaşmasında diğer bir sebep ise cehalet. Müslümanların tarihî süreçte başka dinlerle, kültürlerle karşılaşmasının getirdiği doğal etkileşim, İslam’da olmayan bazı unsurların dine sirayet etmesine yol açmıştır. Bunların bir kısmı zararsız olabilir, İslamiyet’le uyum içinde olabilir. Ancak uyumsuz olan, bidat özellikleri taşıyan unsurların ayıklanması gerekir. Bu işlem için ilim lazım. Âlimlerin, mektep ve medreselerin tesirinin zayıf olduğu zaman ve mekânlarda hurafelerin hızla yayılıp dinileştiklerini görüyoruz. Nehy-i ani’l-münker bu şartlarda işlevsiz kalmıştır çünkü. Sonuç Şamanizm, Budizm, Hinduizm putperestliğinden, İsrailî muharref kültürden, Gnostik veya Hermetik kadim mirastan gelen binbir türlü hurafenin ortalığa dökülmesidir. Üstüne üstlük bunların bir sonraki süreçte İslami motiflerle süslenmesi ve tabiri caizse ihtida etmesidir.<br />
Kur’an’da ve Peygamberimizin sünnetinde yer almayan her şey hurafe olarak mı değerlendirilmelidir? Hayatını Cenab-ı Hakk’ın koyduğu kurallara göre yaşamaya çalışan Müslüman birey, hakikat ile hurafe olanı birbirinden nasıl ayırt edecektir, bunun yolu ve metodu hakkında neler söylersiniz?<br />
Bahsettiğim şekilde hurafelerin yaygınlaşıp yerleşmesinde yani ihtida etmesinde bu süreci besleyecek mesela birtakım İsrailî rivayetler veya uydurma hadisler kitaplarımızda var ise bu gelişme daha kolay hâle gelmektedir. Herhangi bir şey Kur’an ve sünnette yer alabilir ama yanlış tefsirlere maruz kalabilir. Mesela bâtıni yahut hurufi manalar çıkartılmış, hâliyle metnin bağlamı orijinalinden çok farklı bir anlama kanalize edilmiş olabilir. Bu yöntemlerle de birçok hurafe türetilmiştir. Mesela ayet ve sahih hadislerdeki Musa ile Hızır kıssası, bu yönlerden epeyce istismara maruz kalmış ve buradan aslı astarı olmayan inançlar çıkartılmıştır.<br />
Diğer taraftan bir fiil veya inanç unsuru Kur’an ve sünnette yer almaz ama İslamiyet’e aykırılık da arz etmez. Zemin ve zamanın şartları o inanç veya hareketi Müslümanların önüne çıkartmış olabilir. Bu durumda uygulanacak işlem, dinin kaynaklarına dönmek ve bidat/hurafe olma ihtimali olan şeyin kontrolünü yapmak olacak. Naklî kaynaklarımız olduğu gibi akli kaynaklarımız da var. Bunları bir bütünlük içinde işlevsel kılan usul ilimlerimiz var. Usulleri disiplin altına sokup sistemleştiren mezheplerimiz var. Bu mezheplerin denetiminde gelişmiş fıkıh ve kelam müktesebatımız var. Bunları üretip işleyen ve geliştiren âlimlerimiz var. Bir de bu müktesebatın kullanıldığı, tarihi asırları aşan tecrübemiz var.<br />
Yani Müslüman bir şahsiyet için hakikat ile hurafeyi ayıracak kıstaslar ve malzeme fazlasıyla mevcut. Yeter ki bu şahıs iyi niyetli ve uyanık olsun. Uyanık diyorum, çünkü bazen iyi niyet kâfi gelmiyor. İstismar peşindeki “din tüccarları” tarihin her döneminde var olmuş. Din ile, Allah ile, peygamber ile aldatan insanlardan bahsediyorum. Bunların kurmuş olduğu hurafe sektörüne alet olmayacak bir basiret ve ferasete de sahip olmak gerekiyor kuşkusuz.<br />
Şüphesiz ki İslam’da olmadığı hâlde uydurulmuş olan her bir hurafe ve bidat, İslam dünyasına da büyük zararlar vermektedir ki bunun bariz örneklerinden biri olan FETÖ’nün yapılanmasında da buna şahitlik ettik. Bu gibi hareketlerin İslam’a ve İslam dünyasına vermiş olduğu zararlardan bahseder misiniz?<br />
Dine zararları aşikâr. Bidat ve hurafeler üzerinden bir tahrif söz konusu ki bu çok büyük bir zarardır. Ayet ve hadislerin tefsirinde tahrif, dinî ıstılahların yorum ve kullanımında tahrif… Bu tahrif ne amaçla yapılıyor? Siyasi ve iktisadi menfaat temini için. Neticede bu hareketlere kapılan Müslümanlar da büyük zararlara uğruyorlar. Öncelikle sevap kazanayım derken günaha giriyor kitleler. Allah rızası için dâhil olunan cemaat görünümlü bir yapı sizi aslında cehenneme doğru sürüklüyor ve bunun farkında olamıyorsunuz. Tıpkı, “Dünya hayatındaki tüm çabaları boşa gitmişken kendilerinin güzel işler yaptıklarını sanıyorlar.” (Kehf, 18/104.) diye Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği bedbaht insanlar gibi… Eğer uyanırlarsa ve hurafelerle örülü hayatlarının hakikatten bir nasibi olmadığını anlarlarsa, kandırıldıklarını fark ederlerse belki doğru yol belledikleri bu yapıdan uzaklaşacaklar yahut derin pişmanlıklar eşliğinde maddi ve manevi hayatları allak bullak olacak. Mevzubahis yapılanmanın önemli bir kesiminde, 15 Temmuz gecesinin sonrasında görülen manzara genel olarak bu şekildedir. Uyanmayanlar ise tiyatrolarında kendilerine uyarlanmış rolü oynamayı sürdürüyorlar ve takdir edilen vadeye doğru tedrici şekilde kendi zararlarına ilerliyorlar.<br />
Bu tür hurafeci yapılar İslam âleminin her şeyden önce zamanını çalıyor, enerjisini tüketiyor, zenginliğini çarçur ediyor, Müslümanlar arasındaki karşılıklı güven hissini dumura uğratıyor. Esasında hak ile batılı birbirine karıştırıyor. İşin daha kötüsü, hurafeci din temsiliyeti üzerinden bazı kesimler İslami değerlerden soğuyorlar. Genelleştirmek suretiyle İslam’ın ve tüm Müslümanların bu kötü vasıfları taşıdıkları zehabına kapılıyorlar. Makyevalist fırsatçılıkla, akıldışılıkla, körü körüne taklitçilikle İslamiyet’i özdeşleştirme gafletine düşüyorlar. “Cemaat, ihlas, hizmet, himmet” gibi bazı mübarek kavramları ağızlarına almaz oluyorlar. Hatta buradan bir İslamofobi bile gelişebiliyor. Tüm bunlar tamiri çok zor toplumsal zararlardır.<br />
Allah’ın (c.c.), “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.” (Enam, 6/153.) uyarısı gereğince insan/Müslüman, en kıymetli hazinesini imanını dış etkilere karşı korumakla mükelleftir. Modern hayatın getirdiği yeni nesil inanışların, akımların varlığına şahit oluyoruz. Geçmiş dönem batıl akımlarla kıyasladığımızda yeni dönemin inanç akımları hakkında neler söylersiniz?<br />
Modernizm, eline aldığı bilim sopasıyla güya yoğun “akıldışılıklar içeren” dinleri ve kurumlarını geçen yüzyılda epey bir hırpaladı. Beklenti, hurafe yığınları olarak gördüğü dinlerin hayattan, hatta vicdanlardan çekilmesi, ebediyen yokluğa mahkûm edilmesiydi. Bu beklenti tabii ki gerçekleşmedi. Diğer taraftan modernite daha karmaşık hurafeler üretti. Başını Hollywood’un çektiği film sektörünün, ışıltılı reklam dünyasının ve bağımlılık yaratan sosyal medyanın ustalıkla propagandasını yaptığı modern hurafeler, bugün geleneksel hurafeleri masum bırakacak tarzda insanlığı tehdit ediyor.<br />
Fıtri bir gerçeklik olan cinsiyet olgusu karşısında üretilen feminizm ve LGBT ideolojileri modern toplumların peşine takıldıkları modern hurafelerin örnekleri olabilir. Geleneksel hurafeler cehalet ortamlarında doğup gelişirken modern hurafeler, bilimi, siyaseti, sanatı ve akademiyi arkasına alarak yayılıyor, güç kazanıyor. Bu yüzden de daha tahripkârlar. Zararı şahsi kalmıyor, aile başta olmak üzere geleneksel değerleri ve toplumsal kurumları ifsat ediyor. Karşılarında dinleri buldukları için, modern hurafeciler dinî değerlere de savaş açıyorlar. Ateizm, deizm cereyanları yepyeni dokunulmaz putlar yaratıyor. Bilim bu putlardan biri ve dinin tam karşısına dikiliyor.<br />
Batıda Yahudilik ve Hristiyanlık bu çatışmaya dayanamadı ve sanki teslim bayrağını çekti. İnsanlar Avrupa’da ve Amerika’da bu yüzden hızla dinlerini terk ediyor. İslamiyet ise özgün özellikleri dolayısıyla bu meydan okumaya dirençli çıktı. Kur’ancılık ve tarihselcilik gibi diğer modern hurafeler bu direnci kırma işlevi görüyor zannımca. Neo-bâtınilik de bu hurafelerden bir diğeri. Hümanizm, çoğulculuk, insan hakları gibi modern değerler referans alınarak dinin temellerine yönelik masum görüntülü yıkıcı hamleler yapılıyor. Müdafaa için reçete aynı aslında. Kadim usullerimiz bu hurafelerin zehrine karşı panzehir üretecek kabiliyetlere sahip. Fakat bunu layıkıyla yapabilecek yetişmiş insan kaynağına kâfi miktarda sahip değiliz.<br />
<br />
Öz Geçmiş<br />
1967 yılında İstanbul Fatih’te doğan Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, 1990’da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Yüksek lisansını aynı üniversitede 1993 yılında hadis bilim dalında, doktorasını 1997 yılında Edinburgh Üniversitesinde mezhepler tarihi alanında tamamladı. Yurda dönüşünde göreve başladığı Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 2000 yılında doçent, 2006 yılında profesör oldu. Dekan yardımcılığı, Üniversite Senatörlüğü ve Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanlığı görevlerini yürüttü. 2009’da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 2012’de ise İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi kadrosuna katıldı. Fakülte’nin kurucuları arasında yer aldı ve dekanlığını üstlendi. 2020’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine döndü. Çalışmalarını klasik kelâm okullarının yanı sıra Şiîlik, bugünkü Selefîlik, çağdaş İslami akımlar ve hareketler, din-siyaset ilişkileri konularında yoğunlaştıran Büyükkara’nın, alanında yerli ve yabancı dilde yaptığı çeşitli yayınları mevcuttur. Bunlar arasında İmamet Mücadelesi ve Haşimoğulları, Suudi Arabistan ve Vehhabilik, Kâbe’nin İşgal Tarihi, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Devlet, Çağdaş İslami Akımlar başlıklı kitap çalışmaları bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Söyleşi</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mahir KILINÇ</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA NÖROHUKUK]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=29549</link>
			<pubDate>Wed, 07 Aug 2024 15:49:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=29549</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA NÖROHUKUK</span></span><br />
<br />
Yapay zekâ ve nörobilim<br />
Yapay zekâ teknolojileri son hızla gelişmeye devam ederken kullanım sahaları da giderek farklılaşmakta, böylece yeni uygulama alanları doğmaktadır. Yapay zekânın kullanıldığı önemli alanlardan birisi de tıptır. Tıpta görüntüleme amaçlı birçok biyomedikal cihaz kullanılmaktadır. Bunlardan fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ve elektroensefalografi (EEG) gibi yöntemler, günümüz beyin görüntüleme teknolojisi bakımından oldukça önemlidir. Beyindeki oksijen akışını ölçen fMRI ve kafa derisinden elektrokimyasal sinyalleri algılayan EEG gibi teknikler sayesinde, beynin belirli bir görev esnasında gerçekleştirdiği faaliyetler kaydedilebilmektedir. (Bryn Farnsworth, “EEG vs. MRI vs. fMRI - What Are the Differences? - iMotions”, Powering Human Insights (blog), 04 Ekim 2022, <a href="https://imotions.com/blog/learning/research-fundamentals/eeg-vs-mri-vs-fmri-differences/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://imotions.com/blog/learning/resea...fferences/</a>) Beyinden toplanan bu elektriksel sinyaller sayısallaştırılarak bilgisayar diline dönüştürülmektedir. Kaydedilen bu veriler yapay zekâ algoritmalarına aktarılmaktadır. Bu algoritmaların belirli faaliyetler esnasında beyinde ortaya çıkan örüntüleri öğrenmesi ve birbiriyle kıyaslayarak bu örüntüleri (pattern) tanıması sağlanmaktadır. Bu aşamada derin öğrenme, nöral network ve makine öğrenmesi gibi kavramlar karşımıza çıkar. Tıptaki beyin görüntüleme tekniklerinin güncel uygulama alanlarından birisi ise beyin-bilgisayar arayüzleridir.<br />
Beyin-bilgisayar arayüzleri (BCI) ile zihin okumak mümkün mü?<br />
Yapay zekâ teknolojilerinin kullanıldığı en dikkat çekici ve tartışmalı alanlarından biri, beyin-bilgisayar arayüzleri (BCI) olarak karşımıza çıkmaktadır. BCI, bireylerin beyin sinyalleriyle doğrudan bilgisayarları veya diğer cihazları kontrol etmelerine olanak tanıyan bir teknoloji olarak tanımlanabilir. Beyin-makine arayüzü (BMI) veya beyin-bilgisayar arayüzü (BCI), beyinden elde edilen nörofizyolojik sinyalleri harici makine veya bilgisayarları kontrol etmek için kullanan yeni bir arayüz teknolojisidir. (Kouji Takano, Naoki Hata, ve Kenji Kansaku, “Towards Intelligent Environments: An Augmented Reality–Brain–Machine Interface Operated with a See-Through Head-Mount Display”, Frontiers in Neuroscience 5 (20 Nisan 2011), 60, <a href="https://doi.org/10.3389/fnins.2011.00060" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://doi.org/10.3389/fnins.2011.00060</a>)<br />
Bir beyin-bilgisayar arayüzünde dört temel işlem seviyesi bulunur:<br />
1. Beyinden alınan sinyallerin yükseltilerek kaydedilmesi ve sayısallaştırılarak bilgisayara aktarılması.<br />
2. Amaçla ilgili sinyallerin yabancı sinyallerden ayrılması ve işlenmesi.<br />
3. Sinyallerin çıkış cihazı için uygun komutlara dönüştürüldükleri algoritmaya aktarılması.<br />
4. Düzenlenen komutların harici cihazı çalıştırması (robotik kol hareketi, dijital konuşma gibi işlevlerin gerçekleşmesi) ve geri bildirimlerin alınması. (Eric C. Leuthardt vd., “Evolution of Brain-Computer Interfaces: Going beyond Classic Motor Physiology”, Neurosurgical Focus 27/1 (Temmuz 2009), E4, <a href="https://doi.org/10.3171/2009.4.FOCUS0979" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://doi.org/10.3171/2009.4.FOCUS0979</a>)<br />
Bu teknoloji, Neuralink projesine benzer şekilde beyne cerrahi müdahale yapılarak (invaziv) olabileceği gibi beyne herhangi bir müdahale yapılmaksızın giyilebilir cihazlarla da (noninvaziv) mümkün olabilmektedir. Hem implantlara hem de giyilebilir cihazlara kablosuz bağlantı ile erişilebildiğinden, beyin-bilgisayar arayüzleri temelde hacklenme riski de taşımaktadır.<br />
BCI ile beyin sinyallerinin okunmasının yanı sıra, beynin yüz kaslarına gönderdiği konuşmak için kullanılan neuromuscular sinyalleri yorumlayan teknolojiler de mevcuttur. 2018 yılında MIT Media Lab tarafından sessiz konuşma arayüzü (SSI) olarak tanıtılan giyilebilir bir cihaz sayesinde, yalnızca düşünerek internetten sipariş vermek, hesap makinesi işlevlerini kullanmak gibi gündelik görevler gerçekleştirilmiştir. MIT’den bir mühendisin geliştirdiği bu yöntemle alın ve çene kısmına yerleşen harici bir cihaz sayesinde, kişinin iç konuşması ile cihazdaki yapay zekâya birçok talimat vermek mümkün. Cihazdan gelen geri bildirimler ise kulaklıkla kişiye aktarılıyor ve herhangi bir ağız/çene hareketi olmaksızın, yalnızca iç konuşma şeklinde düşünerek yapay zekâyla iletişime geçilip komut verilebiliyor.<br />
Yukarıda belirttiğimiz bütün veriler göz önüne alındığında, kulağa bilim kurgu senaryosu hatta komplo teorisi gibi gelse de -öyle ya da böyle- zihin okumanın hem teorik hem pratik olarak mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim geçtiğimiz aylarda da beyin kıvrımları (gyri) arasına yerleştirilen implantlar ile düşüncelerin okunmasına yönelik yeni invaziv çalışmalar yayınlandı. (Sarah K. Wandelt vd., “Representation of Internal Speech by Single Neurons in Human Supramarginal Gyrus”, Nature Human Behaviour (13 Mayıs 2024), 1-14, <a href="https://doi.org/10.1038/s41562-024-01867-y" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://doi.org/10.1038/s41562-024-01867-y</a>.) Henüz başlangıç aşamasında olduğu gözlenen bu teknoloji son hızla gelişmeye devam ediyor. Bu teknolojiler, ALS ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde veya engelli bireyler için duyusal protezlerin üretilmesinde çığır açıcı olabileceği gibi izinsiz bir şekilde kişinin hafıza, düşünce, bilinçaltına erişme ve hatta zihnini manipüle etme gibi bazı ciddi ve etik problemlere de gebedir.<br />
Yeni bir disiplin doğuyor: Nörohukuk<br />
Meseleyi hukuki açıdan ele almak gerekirse BCI benzeri teknolojilerin ileride yaygınlaşmasıyla birlikte, kişilerin nöro-verileri şirketlerin eline geçecektir. Bu veriler küresel şirketlerin insafına mı terk edilecektir? Günümüzde geçerli olan 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) dahi 2016 gibi yakın bir tarihte düzenlendi ve “bilişim hukuku” hâlen gelişmekte olan bir alan. Kişisel verilerin içinde oldukça hassas olan bir grup vardır ki bunlar “özel nitelikli kişisel veriler” olarak adlandırılır. Özel nitelikli kişisel veriler, “öğrenilmesi hâlinde ilgili kişi hakkında ayrımcılık yapılmasına veya mağduriyete neden olabilecek türden verilerdir.” Bu yüzden, diğerlerine oranla daha sıkı şekilde korunmaları gerekir. (<a href="https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/2051/Ozel-Nitelikli-Kisisel-Veriler" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/2051/Ozel...el-Veriler</a>.) KVKK’da bunlar, “kişinin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri” olarak tanımlanmıştır. İçinde yaşadığımız dijital çağda, henüz kişisel verilerimizi koruma hususunda dahi yeterince bilinçli olduğumuz söylenemez. Günümüzde, çevrimiçi olarak yaptığımız alışverişlerde onaylamak zorunda kaldığımız sayfalarca rıza metnini, web sitelerinin kullandığı çerezleri veya bir uygulamayı indirirken verdiğimiz izinleri çoğumuz kontrol etmiyor maalesef. Esasen yaşadığımız hız çağında buna ayıracak vaktimiz de yok. Kısacası bireyler, mahremiyetlerini korumak isteseler de aslında buna uygun davranışlar sergile(ye)miyorlar. Bireyler kişisel verilerinden, çok düşük bir bedel karşılığında vazgeçiyorlar. George Washington Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan Daniel Solove bu durumun sebebini, “mahremiyetin onaylanacak kutucukları seçmek suretiyle bireylerin kendi önceliklerine bırakılması ve aslında yasaların yeterince iyi tasarlanmaması” olarak açıklamaktadır. (Daniel Solove, “The Myth of the Privacy Paradox”, GW Law Faculty Publications &amp; Other Works (01 Ocak 2020), <a href="https://scholarship.law.gwu.edu/faculty_publications/1482" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://scholarship.law.gwu.edu/faculty_...tions/1482</a>)<br />
Dolayısıyla kişisel verilerin şu an itibarıyla en önemlisi olan nöral verilerin güvence altına alınması için şimdiden yasal çalışmaların yapılması oldukça önemlidir. Bu konuda Colombia Üniversitesi’nde nörobilim profesörü olan Rafael Yuste’nin öncü girişimleri bulunmaktadır. Dr. Yuste öncülüğünde ABD’de bir ilk olarak Colorado, geçtiğimiz ay eyaletin gizlilik yasasını nöro-verilerin gizliliğini de kapsayacak şekilde değiştiren yeni bir yasayı kabul etti. (Sigal Samuel, “Your Brain’s Privacy Is at Risk. The US Just Took Its First Big Step toward Protecting It.”, Vox (21 Şubat 2024), <a href="https://www.vox.com/future-perfect/24078512/brain-tech-privacy-rights-neurorights-colorado-yuste" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.vox.com/future-perfect/24078...rado-yuste</a>) Konuyla ilgili Avrupa’da da benzer gelişmeler yaşanıyor. Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi (PACE) bu konuyla ilgili raporlar hazırladı. Ayrıca bu konuyu Türk literatüründe ele alan değerli öncü çalışmalar da bulunuyor. (Sabire Sanem Yılmaz-Başak Ozan Özparlak, “Beyin-Makine Arayüzü Teknolojisi ve Mahremiyete Dair Yeni Hukuki Sorular”, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 2 (13 Eylül 2021), 269-308, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/mhfd/issue/64869/994250" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://dergipark.org.tr/tr/pub/mhfd/issue/64869/994250</a>.)<br />
Sonuç olarak<br />
Geleceğin önemli meselelerinden birisi de nöral verilerin korunması olacaktır. Bu mesele yalnızca bireylerin değil, devletlerin ve toplumların da ulusal güvenlik meselesidir. Özel nitelikli kişisel verilerden esasen çok daha hassas olan nöro-veriler için şu anda ciddi tartışmalar ve çalışmalar başlatabilirsek yapay zekânın hızına yetişmek bir nebze de olsa ihtimal dâhilinde olacaktır. Aksi hâlde, teknolojinin toplum tarafından vazgeçilemeyecek bir hâle gelmesinden sonra alınacak tedbirlerin pratikte güçlü etkileri olamayabilir. Konuyla ilgili disiplinler arası düzenli toplantıların yapılması ve uzun vadeli birlikte çalışacak grupların kurulması yararlı<br />
olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nursena ÇETİNGÜL</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Avukat</span></span><br />
<br />
Diyanet Aylik Dergi<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA NÖROHUKUK</span></span><br />
<br />
Yapay zekâ ve nörobilim<br />
Yapay zekâ teknolojileri son hızla gelişmeye devam ederken kullanım sahaları da giderek farklılaşmakta, böylece yeni uygulama alanları doğmaktadır. Yapay zekânın kullanıldığı önemli alanlardan birisi de tıptır. Tıpta görüntüleme amaçlı birçok biyomedikal cihaz kullanılmaktadır. Bunlardan fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ve elektroensefalografi (EEG) gibi yöntemler, günümüz beyin görüntüleme teknolojisi bakımından oldukça önemlidir. Beyindeki oksijen akışını ölçen fMRI ve kafa derisinden elektrokimyasal sinyalleri algılayan EEG gibi teknikler sayesinde, beynin belirli bir görev esnasında gerçekleştirdiği faaliyetler kaydedilebilmektedir. (Bryn Farnsworth, “EEG vs. MRI vs. fMRI - What Are the Differences? - iMotions”, Powering Human Insights (blog), 04 Ekim 2022, <a href="https://imotions.com/blog/learning/research-fundamentals/eeg-vs-mri-vs-fmri-differences/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://imotions.com/blog/learning/resea...fferences/</a>) Beyinden toplanan bu elektriksel sinyaller sayısallaştırılarak bilgisayar diline dönüştürülmektedir. Kaydedilen bu veriler yapay zekâ algoritmalarına aktarılmaktadır. Bu algoritmaların belirli faaliyetler esnasında beyinde ortaya çıkan örüntüleri öğrenmesi ve birbiriyle kıyaslayarak bu örüntüleri (pattern) tanıması sağlanmaktadır. Bu aşamada derin öğrenme, nöral network ve makine öğrenmesi gibi kavramlar karşımıza çıkar. Tıptaki beyin görüntüleme tekniklerinin güncel uygulama alanlarından birisi ise beyin-bilgisayar arayüzleridir.<br />
Beyin-bilgisayar arayüzleri (BCI) ile zihin okumak mümkün mü?<br />
Yapay zekâ teknolojilerinin kullanıldığı en dikkat çekici ve tartışmalı alanlarından biri, beyin-bilgisayar arayüzleri (BCI) olarak karşımıza çıkmaktadır. BCI, bireylerin beyin sinyalleriyle doğrudan bilgisayarları veya diğer cihazları kontrol etmelerine olanak tanıyan bir teknoloji olarak tanımlanabilir. Beyin-makine arayüzü (BMI) veya beyin-bilgisayar arayüzü (BCI), beyinden elde edilen nörofizyolojik sinyalleri harici makine veya bilgisayarları kontrol etmek için kullanan yeni bir arayüz teknolojisidir. (Kouji Takano, Naoki Hata, ve Kenji Kansaku, “Towards Intelligent Environments: An Augmented Reality–Brain–Machine Interface Operated with a See-Through Head-Mount Display”, Frontiers in Neuroscience 5 (20 Nisan 2011), 60, <a href="https://doi.org/10.3389/fnins.2011.00060" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://doi.org/10.3389/fnins.2011.00060</a>)<br />
Bir beyin-bilgisayar arayüzünde dört temel işlem seviyesi bulunur:<br />
1. Beyinden alınan sinyallerin yükseltilerek kaydedilmesi ve sayısallaştırılarak bilgisayara aktarılması.<br />
2. Amaçla ilgili sinyallerin yabancı sinyallerden ayrılması ve işlenmesi.<br />
3. Sinyallerin çıkış cihazı için uygun komutlara dönüştürüldükleri algoritmaya aktarılması.<br />
4. Düzenlenen komutların harici cihazı çalıştırması (robotik kol hareketi, dijital konuşma gibi işlevlerin gerçekleşmesi) ve geri bildirimlerin alınması. (Eric C. Leuthardt vd., “Evolution of Brain-Computer Interfaces: Going beyond Classic Motor Physiology”, Neurosurgical Focus 27/1 (Temmuz 2009), E4, <a href="https://doi.org/10.3171/2009.4.FOCUS0979" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://doi.org/10.3171/2009.4.FOCUS0979</a>)<br />
Bu teknoloji, Neuralink projesine benzer şekilde beyne cerrahi müdahale yapılarak (invaziv) olabileceği gibi beyne herhangi bir müdahale yapılmaksızın giyilebilir cihazlarla da (noninvaziv) mümkün olabilmektedir. Hem implantlara hem de giyilebilir cihazlara kablosuz bağlantı ile erişilebildiğinden, beyin-bilgisayar arayüzleri temelde hacklenme riski de taşımaktadır.<br />
BCI ile beyin sinyallerinin okunmasının yanı sıra, beynin yüz kaslarına gönderdiği konuşmak için kullanılan neuromuscular sinyalleri yorumlayan teknolojiler de mevcuttur. 2018 yılında MIT Media Lab tarafından sessiz konuşma arayüzü (SSI) olarak tanıtılan giyilebilir bir cihaz sayesinde, yalnızca düşünerek internetten sipariş vermek, hesap makinesi işlevlerini kullanmak gibi gündelik görevler gerçekleştirilmiştir. MIT’den bir mühendisin geliştirdiği bu yöntemle alın ve çene kısmına yerleşen harici bir cihaz sayesinde, kişinin iç konuşması ile cihazdaki yapay zekâya birçok talimat vermek mümkün. Cihazdan gelen geri bildirimler ise kulaklıkla kişiye aktarılıyor ve herhangi bir ağız/çene hareketi olmaksızın, yalnızca iç konuşma şeklinde düşünerek yapay zekâyla iletişime geçilip komut verilebiliyor.<br />
Yukarıda belirttiğimiz bütün veriler göz önüne alındığında, kulağa bilim kurgu senaryosu hatta komplo teorisi gibi gelse de -öyle ya da böyle- zihin okumanın hem teorik hem pratik olarak mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim geçtiğimiz aylarda da beyin kıvrımları (gyri) arasına yerleştirilen implantlar ile düşüncelerin okunmasına yönelik yeni invaziv çalışmalar yayınlandı. (Sarah K. Wandelt vd., “Representation of Internal Speech by Single Neurons in Human Supramarginal Gyrus”, Nature Human Behaviour (13 Mayıs 2024), 1-14, <a href="https://doi.org/10.1038/s41562-024-01867-y" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://doi.org/10.1038/s41562-024-01867-y</a>.) Henüz başlangıç aşamasında olduğu gözlenen bu teknoloji son hızla gelişmeye devam ediyor. Bu teknolojiler, ALS ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde veya engelli bireyler için duyusal protezlerin üretilmesinde çığır açıcı olabileceği gibi izinsiz bir şekilde kişinin hafıza, düşünce, bilinçaltına erişme ve hatta zihnini manipüle etme gibi bazı ciddi ve etik problemlere de gebedir.<br />
Yeni bir disiplin doğuyor: Nörohukuk<br />
Meseleyi hukuki açıdan ele almak gerekirse BCI benzeri teknolojilerin ileride yaygınlaşmasıyla birlikte, kişilerin nöro-verileri şirketlerin eline geçecektir. Bu veriler küresel şirketlerin insafına mı terk edilecektir? Günümüzde geçerli olan 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) dahi 2016 gibi yakın bir tarihte düzenlendi ve “bilişim hukuku” hâlen gelişmekte olan bir alan. Kişisel verilerin içinde oldukça hassas olan bir grup vardır ki bunlar “özel nitelikli kişisel veriler” olarak adlandırılır. Özel nitelikli kişisel veriler, “öğrenilmesi hâlinde ilgili kişi hakkında ayrımcılık yapılmasına veya mağduriyete neden olabilecek türden verilerdir.” Bu yüzden, diğerlerine oranla daha sıkı şekilde korunmaları gerekir. (<a href="https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/2051/Ozel-Nitelikli-Kisisel-Veriler" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/2051/Ozel...el-Veriler</a>.) KVKK’da bunlar, “kişinin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri” olarak tanımlanmıştır. İçinde yaşadığımız dijital çağda, henüz kişisel verilerimizi koruma hususunda dahi yeterince bilinçli olduğumuz söylenemez. Günümüzde, çevrimiçi olarak yaptığımız alışverişlerde onaylamak zorunda kaldığımız sayfalarca rıza metnini, web sitelerinin kullandığı çerezleri veya bir uygulamayı indirirken verdiğimiz izinleri çoğumuz kontrol etmiyor maalesef. Esasen yaşadığımız hız çağında buna ayıracak vaktimiz de yok. Kısacası bireyler, mahremiyetlerini korumak isteseler de aslında buna uygun davranışlar sergile(ye)miyorlar. Bireyler kişisel verilerinden, çok düşük bir bedel karşılığında vazgeçiyorlar. George Washington Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan Daniel Solove bu durumun sebebini, “mahremiyetin onaylanacak kutucukları seçmek suretiyle bireylerin kendi önceliklerine bırakılması ve aslında yasaların yeterince iyi tasarlanmaması” olarak açıklamaktadır. (Daniel Solove, “The Myth of the Privacy Paradox”, GW Law Faculty Publications &amp; Other Works (01 Ocak 2020), <a href="https://scholarship.law.gwu.edu/faculty_publications/1482" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://scholarship.law.gwu.edu/faculty_...tions/1482</a>)<br />
Dolayısıyla kişisel verilerin şu an itibarıyla en önemlisi olan nöral verilerin güvence altına alınması için şimdiden yasal çalışmaların yapılması oldukça önemlidir. Bu konuda Colombia Üniversitesi’nde nörobilim profesörü olan Rafael Yuste’nin öncü girişimleri bulunmaktadır. Dr. Yuste öncülüğünde ABD’de bir ilk olarak Colorado, geçtiğimiz ay eyaletin gizlilik yasasını nöro-verilerin gizliliğini de kapsayacak şekilde değiştiren yeni bir yasayı kabul etti. (Sigal Samuel, “Your Brain’s Privacy Is at Risk. The US Just Took Its First Big Step toward Protecting It.”, Vox (21 Şubat 2024), <a href="https://www.vox.com/future-perfect/24078512/brain-tech-privacy-rights-neurorights-colorado-yuste" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.vox.com/future-perfect/24078...rado-yuste</a>) Konuyla ilgili Avrupa’da da benzer gelişmeler yaşanıyor. Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi (PACE) bu konuyla ilgili raporlar hazırladı. Ayrıca bu konuyu Türk literatüründe ele alan değerli öncü çalışmalar da bulunuyor. (Sabire Sanem Yılmaz-Başak Ozan Özparlak, “Beyin-Makine Arayüzü Teknolojisi ve Mahremiyete Dair Yeni Hukuki Sorular”, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 2 (13 Eylül 2021), 269-308, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/mhfd/issue/64869/994250" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://dergipark.org.tr/tr/pub/mhfd/issue/64869/994250</a>.)<br />
Sonuç olarak<br />
Geleceğin önemli meselelerinden birisi de nöral verilerin korunması olacaktır. Bu mesele yalnızca bireylerin değil, devletlerin ve toplumların da ulusal güvenlik meselesidir. Özel nitelikli kişisel verilerden esasen çok daha hassas olan nöro-veriler için şu anda ciddi tartışmalar ve çalışmalar başlatabilirsek yapay zekânın hızına yetişmek bir nebze de olsa ihtimal dâhilinde olacaktır. Aksi hâlde, teknolojinin toplum tarafından vazgeçilemeyecek bir hâle gelmesinden sonra alınacak tedbirlerin pratikte güçlü etkileri olamayabilir. Konuyla ilgili disiplinler arası düzenli toplantıların yapılması ve uzun vadeli birlikte çalışacak grupların kurulması yararlı<br />
olacaktır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nursena ÇETİNGÜL</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Avukat</span></span><br />
<br />
Diyanet Aylik Dergi<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İNANCIN DURULUĞUNA AYKIRILIK: HURAFELER]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=29548</link>
			<pubDate>Wed, 07 Aug 2024 15:47:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=29548</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNANCIN DURULUĞUNA AYKIRILIK: HURAFELER</span></span><br />
<br />
Arapça kökenli bir kelime olup kök anlam olarak güz mevsimi, yaşlanmak ve bunamak anlamlarına gelen “h-r-f” kökünden türeyen “hurafe”, gerçeklikle bağdaşmayan ve realite karşılığı bulunmayan düşünce ve anlayış demektir. (Halil b. Ahmed. Kitabü’l-Ayn, tah. Mehdi Mahzumi, Daru ve Mektebetü Hilal, 1431, 4/251.) Buna göre hurafe kelimesi, vakıada gerçekliği bulunmayanla ilişkili ve bunamak kelimesiyle ilgili olup daha çok geçmişten gelen inançlarla alakalıdır. (Matüridi, Te’vilatü’l-Kur’an, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2015, 3/309.)<br />
Hurafe, tekili “ustûre” olan ve Kur’an’da “esatir” olarak geçen kelime ile eş anlamlı olup uyduruk bir söz, masal, anlatı ve uygulama olarak (Ahmed Muhtar Ömer, Mu’cemü’l-lügati el-Arabiyye el-Muasara, Beyrut: Alemü’l-kütüb, 2008, 1/93.) genellikle insanların beğenisini kazanmıştır. (İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, Beyrut: Daru Sadr, 1431, 9/65.) Bu doğrultuda insanlar, onun cazibesine kapılmış ve üzerinde akıl yürütmeksizin kabul etmişlerdir. Burada temel faktör, taklittir. Zira hurafeler, temel anlamda, daha çok geçmişten aktarılan bilgi ve verilerden oluşmaktadır.<br />
Hurafe, İslami literatürde kök anlamında olan bunamak ile doğrudan bağlantılı olarak anlam kazanmıştır. Zira burada yanlışın ve yalanın gerçek ve doğru gibi algılanması söz konusudur. Nitekim Kur’an’daki hurafe kelimesine eşdeğer olarak kullanılan “esatir”, uydurulmuş söz, asılsız hikâyeler şeklinde vurgulanmıştır. Hadislerde de gerçek olmayan anlatı ve inançlar şeklinde değerlendirilmiştir. (Ahmed b. Hanbel, 6/157.)<br />
Hurafelerin kaynakları arasında tabiat olaylarının, doğal oluşumu dışında farklı yorumlanması önemli bir faktör olmaktadır. Yaşadığı çağın bilimsel ve teknolojik gelişmelerinin eksikliği doğrultusunda açıklanması zor olan tabiat hadiselerini dönemin kültürel verileri eksenli izah etme çabası, birtakım hurafelerin oluşmasına yol açmaktadır.<br />
Böyle bir anlayışı kırmak için Hz. Muhammed (s.a.s.), oğlu İbrahim’in vefat gününde güneş tutulmasının gerçekleşmesi ve bazı kimselerin bu durumu, İbrahim’in ölümüyle ilişkilendirmesi üzerine “Şüphesiz güneş ve ay, Allah’ın ayetlerinden ikisidir. Herhangi bir kimsenin ölümü veya dünyaya gelmesinden dolayı tutulmazlar.” buyurmuştur. (Buhari, Küsuf, 1, 15.) Peygamber Efendimiz burada ümmetine tabiat olaylarının hurafevari yorum ve yaklaşımlarla izah edilmemesi gerektiğine vurguda bulunmaktadır.<br />
Hurafe olarak adlandırılan her pratiğin inançla ilişkilendirilmiş bir arka planı bulunmaktadır. Bu hâliyle hurafelerin dolaylı olarak din ile bağlantısı kurulmuştur. Bu doğrultuda hemen hemen her din ve inançta hurafe olarak kabul edilen olgular bulunmaktadır. Yahudilikte hurafe, ana tema itibarıyla sihir ve büyü etrafında oluşmuştur. Bununla birlikte Tevrat’ın yere düşmesinin felakete, köpeğin ulumasının ölüme, ayın tutulmasının ise belaya işaret olarak kabul edilmesi gibi hurafe vakıaları bulunmaktadır. (Ali Murat Yel, “Hurafe”, TDV İslam Ansiklopedisi, 1998, 18/382-384.)<br />
Hristiyanlıkta hurafeler Yahudiliğe benzer bir şekilde sihir ve büyü eksenli şekillenmiştir. Farklı boyutlardaki tezahürü ise yedinci çocuğun şifa verme yetisine sahip bulunması, cadıların büyüde kullanmaları nedeniyle sağ el işaret parmağının kullanılmasının sakıncalı olması, kapılara at nalı asılması, on üç sayısının uğursuz kabul edilmesi, baykuşun ötüşünün felakete işaret olması, kara kedinin şeytana nispet edilmesi gibi inançlar Hristiyanlar arasında yaygınlık kazanmıştır. (Ali Murat Yel, “Hurafe”, TDV İslam Ansiklopedisi, 1998, 18/382-384.)<br />
Hurafe, Müslümanlar arasında da yer bulmuştur. Bazı Müslümanların kabul ettiği hurafelerin önemli bir kısmının önceki din ve inançlarda da mevcut olması yanında İslam öncesi Türk geleneğinde yer alması göz önüne alındığında hurafe, sadece belirli bir inanç toplumuna ait olmayan, insanlık tarihine mal olmuş insani bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.<br />
Hurafeler, temeli itibarıyla kültürel bir olgu olmakla birlikte zamanla insanların dinî inançlarına etki edecek ve şekillendirecek bir boyuta ulaşmıştır. Bu nedenle hurafelerin önemli bir kısmı dinî alanda ve inançla ilişkilendirilse de bunların doğrudan dinî bir inanç biçiminin tezahürü olmadığı görülecektir. Nitekim ilk dönemdeki Müslümanlar, cahiliye devrinin birtakım hurafelerini devam ettirmiş, Hz. Peygamber de bunlardan İslam itikadına taalluk eden ve tevhide aykırı düşen inanç ve uygulamaları reddetmiş ve yasaklamıştır. Bunların önemli bir kısmı ise büyü ve<br />
sihir, kâhinlik, gayptan haber verme, falcılık ve uğursuzlukla ilgilidir. Bu bağlamda Hz. Peygamber’den, “Uğursuzluk, ev, kadın ve at olmak üzere üç şeydedir.” şeklinde rivayet edilen hadisin senet ve metin tahkiki doğrultusunda aktarımın tamamını kapsamadığı, zira hadisin başlangıcında bunun Yahudilerin sözü olduğu, Peygamber Efendimizin de bunu eleştirdiği görülmektedir. Ancak buna rağmen bazı rivayetlerde ilk kısmının eksik verilerek doğrudan Hz. Peygamber’e nispet edildiği görülmektedir. (İbrahim Sağlam, “Uğursuzluk üç şeydedir” rivayetinin isnad ve metin yönünden tahlili”, Kırıkkale İslami İlimler Fakültesi Dergisi (2017) 2/3: 81-108.) Öte yandan eksik hâliyle aktarılan bu şekildeki bir rivayet, Hz. Muhammed’in, “İslam’da uğursuzluk yoktur.” (Buhari, Tıb, 54.) hadisiyle çelişmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in hiçbir şeyi uğursuz saymadığı ile ilgili rivayet (Ebu Davud, Tıb, 24.) de bu konuya açıklık getirmektedir.<br />
Hurafe nesneleri tarihsel süreçte yerel faktörler doğrultusunda, ayrıntılarda farklı boyutlarda şekillenmekle birlikte, ana tema itibarıyla çok da değişmemiştir. Bunların daha çok büyü, sihir, kehanet, cin, tüm türevleriyle falcılık, gayptan haber verme gibi konular olduğu görülmektedir.<br />
Söz konusu durumlar ve sosyolojik olgular Hz. Peygamber döneminde de benzer şekilde varlığını sürdürmüştür. Konuyla bağlantılı olan bir hadiste Muaviye b. Hakem es-Sülemi adlı sahabinin Hz. Peygambere, “Biz birtakım uygulamaları cahiliye döneminde yapıyor ve kâhine gidiyorduk.” demesi üzerine o, “Kâhinlere gitme!” şeklinde buyurdu. (Müslim, Selam, 121.) Yine aynı şahsın, “Bazılarımız da uğursuzluğa inanıyor, buna ne dersiniz?” şeklindeki sorusu üzerine, Allah Resulü, “Bu, onların kalplerine gelen birtakım vesveselerden ibarettir. Bu inanç, onları işlerinden alıkoymasın.” diyerek soruna açıklık getirdi. (Müslim, Mesacid, 33.) Bu yöndeki rivayetlere bakıldığında Hz. Peygamber’in, kâhinlerin kehaneti veya falcıların yorumlarının insanlar üzerinde negatif bir etki bırakacağı, bunun ise müminin yaşamına olumsuz etki yapacağı şeklinde bir yaklaşım sergilediği görülmektedir. Bu doğrultuda yukarıdaki hadiste uğursuzluk düşüncesine karşılık olarak Allah’ın elçisi, insanları işlerinden alıkoymaması gerektiği vurgusunu yapmıştır. Nitekim bazı hadislerde insanların uğursuzluk olarak nitelendirdiği durum ve olayların, Allah Resulü tarafından hayra yorulması gerektiği şeklindeki buyruğu da ayrı bir önem arz etmektedir. (Buhari, Tıb, 54.)<br />
Konuyla ilgili hadislere genel bir bakış yapıldığında Hz. Muhammed’in hurafelerin insanları olumsuz etkilemesine yönelik vurgu yaptığı görülmektedir. Bu durum ise hurafelerden kaçınmayı gerektirmektedir.<br />
Hurafeler, insanların düşünce biçimini ve uygulama şeklini yansıtırken aynı zamanda dinî inancının belirginleşmesi ve şekillenmesinde de etkileyici bir faktör olmaktadır. Zira hurafede gerçek olmayana bir anlam yükleme ve değer biçme bulunmaktadır. Aynı zamanda hurafe, gücü ve etkinliği olmayan kişi, durum ve nesnelere sahibi olmadığı bir güç yüklemektedir. Bu durumda öncelikle yegâne güç ve etki sahibi olan Allah’ın dışında bir varlığa etkin bir kuvvet yetkisi verilmektedir. Bu ise tevhid açısından sakıncalı görülmektedir. İslam dininin en temel ilkesi olan tevhid inancı, dinî alanların tüm boyutlarında ana vurgu olmuştur. Tevhidin karşıt anlamı şirktir. Şirk ise Allah’a ait sıfat ve niteliklerin bir başkasına uyarlanması ve yakıştırılması demektir. Buna göre Allah’a özgü olan sıfatlar mutlak anlamda O’na ait olup bir başka varlık ve nesne, bunlarla mutlak manada sınırsız olarak nitelenemez. Bu doğrultuda mutlak gayb bilgisi Allah’a aittir. Nitekim Hz. Peygamber’in kâhinlere uyulmaması gerektiği şeklindeki uyarılarında, gaybın bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu ilkesi yatmaktadır. Falcılık, cinlerden haber alma, büyü ve sihir yapma gibi durumların yasaklanmasında da en önemli etken İslamiyet’teki tevhid inancıdır. Zira mutlak anlamda etki gücü Allah’a aittir. O’ndan bağımsız ve izni dışında bir tesir söz konusu değildir. Oysaki büyü, sihir, fal ve cin gibi olgularda söz konusu kişi ve olgunun yegâne güce sahip olduğu ve daima gerçeği yansıttığı inancı bulunmaktadır. Bu gibi inanç açısından sakıncalı olan durumlardan müminlerin uzak durması gerektiğini Peygamber Efendimiz, uyarı mahiyetinde genellikle büyücü, cinci ve falcı gibi gayptan haber veren kimselere inanarak gidenlerin, belli bir süre namazlarının kabul edilmeyeceğini belirterek (Müslim, Selam, 125.) bu durumdan sakınılması gerektiğini vurgulamıştır. Buna göre hurafeler inancın duruluğunu olumsuz etkilemekte ve özellikle tevhid inancını bulandırarak zedelemektedir.<br />
Falcılık, cincilik, sihir ve büyü gibi hurafelerden Müslümanların uzak durması gerektiğini vurgulayan Hz. Peygamber, kâhinlerle ilgili bir soruya, “Onların hiçbir değeri yoktur.” demiştir. Yanındaki bazı kimselerin, “Ama onların dedikleri doğru çıkıyor.” dediklerinde o, “Bir gerçeği yüz yalan içerisinde söylerler.” demiştir. Buradaki temel vurgu, Hz. Peygamber’in, kâhinlerin mutlak gaybı bildikleri anlayışına yönelik bir tepkisidir. Zira kendisi peygamber olmasına rağmen, “Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum.” diyerek konuya açıklık getirmiştir. (Enam, 6/50.)<br />
Hurafeler kapsamında değerlendirilen uğursuzluk, cincilik, falcılık, gayptan haber verme ve büyücülük ile ilgili hadislerin, hadis musannifleri tarafından daha çok “Tıb” bölümlerinde ele alınması dikkat çekicidir. Bu durum hurafelerin, hem bedensel hem de ruhsal olarak insan sağlığına ve psikolojisine de olumsuz etkisi olduğu şeklinde düşünülebilir.<br />
Hurafelerin her çağ ve dönemde, her toplum ve kesimde, her din ve inançta yer bulduğu göz önüne alındığında ne denli yaygınlık kazandığı daha iyi anlaşılacaktır. Bu husus modern çağımız için de geçerlidir. Şöyle ki küreselleşme ile büyük bir köy hâline gelen dünyada yerellik özgünlüğünü ve özelliğini kaybetmeye başladı. Bu gelişmeden yerel anlayışa dayalı hurafeler de payını aldı. Birçok hurafe, geçmişin sosyokültürel ortamında kaldı. Bu doğrultuda özellikle teknolojik gelişmeler içerisinde büyüyen çocuklar ve yetişmiş gençler, büyüklerinin inandıkları birçok hurafeye inanmamaya ve hurafelere inanan büyüklerine karşı çıkmaya, onları suçlamaya başladı. Bu durum küreselleşmenin ve modernleşmenin doğal bir sonucu oldu. Ancak bu nesil, büyüklerinin sahip çıktığı hurafelere karşı çıkmakla birlikte kendi hurafelerini de oluşturdu. Bu modern ve küresel hurafeler, ana tema itibarıyla geçmiştekilerin sahiplendiklerinden başka bir şey değildi. Şöyle ki teknoloji ve dijital dünyaya entegre olan, erken yaşlardan beri onlarla haşir neşir olan ve modern teknolojiyle birlikte büyüyen günümüz çocuklarının izledikleri başta çizgi filmler; ağırlıklı olarak büyü, sihir, hayalî güçler, insanüstü ve doğaüstü varlıklar tamamen hurafelere endeksli animeler ve animasyonlardan oluşmaktadır.<br />
Öte yandan günümüzde en çok izlenen filmler arasında yer alan bilim kurgu, fantezi, supernatural, fantastik edebiyat ve benzeri türler, çoğunlukla hurafe içeren filmlerdir. Nitekim son yıllarda en fazla izlenen filmler arasında dünya dışı varlıklar gibi bilimkurgu, hayalet, cadı, vampir, zombi, hortlak, büyücü ve cin gibi temaları içeren korku filmleri ve sihir, büyü, uğursuzluk ve olağanüstü güçlerin yer aldığı animasyonlar gelmektedir. Söz konusu hurafelerin bu filmlerde önemli bir yeri olduğu görülmektedir.<br />
Sonuç olarak hurafeler, eski zamanlardan itibaren her çağın kültürel yapısı doğrultusunda varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Günümüz modern toplumlarında da bu söz konusudur. Falcılık, büyücülük, cincilik, medyumluk, kâhinlik gibi hurafeler önemsenmeyecek bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Hurafeler, dinle kalbî ve fiilî bir bağlantısı olmayan, ilgilenmeyen ve hatta karşı çıkan kesimlerde yoğun ilgi odağı olmaktadır. Bu durum hurafelerin, sadece dinle ilgili ve dindar kesimde olmadığının göstergesidir. Bir sosyokültürel sorun olan hurafeler, dinî alanda da kendisine yer bulmaya çalışmış, Kur’an ve Hz. Peygamber karşı çıkmasına rağmen bazı inananlar tarafından benimsenir hâle gelmiştir. Bu ise tevhid eksenli dinî İslami inancın özündeki duruluğu bulandırmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Prof. Dr. Ramazan BİÇER</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNANCIN DURULUĞUNA AYKIRILIK: HURAFELER</span></span><br />
<br />
Arapça kökenli bir kelime olup kök anlam olarak güz mevsimi, yaşlanmak ve bunamak anlamlarına gelen “h-r-f” kökünden türeyen “hurafe”, gerçeklikle bağdaşmayan ve realite karşılığı bulunmayan düşünce ve anlayış demektir. (Halil b. Ahmed. Kitabü’l-Ayn, tah. Mehdi Mahzumi, Daru ve Mektebetü Hilal, 1431, 4/251.) Buna göre hurafe kelimesi, vakıada gerçekliği bulunmayanla ilişkili ve bunamak kelimesiyle ilgili olup daha çok geçmişten gelen inançlarla alakalıdır. (Matüridi, Te’vilatü’l-Kur’an, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2015, 3/309.)<br />
Hurafe, tekili “ustûre” olan ve Kur’an’da “esatir” olarak geçen kelime ile eş anlamlı olup uyduruk bir söz, masal, anlatı ve uygulama olarak (Ahmed Muhtar Ömer, Mu’cemü’l-lügati el-Arabiyye el-Muasara, Beyrut: Alemü’l-kütüb, 2008, 1/93.) genellikle insanların beğenisini kazanmıştır. (İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, Beyrut: Daru Sadr, 1431, 9/65.) Bu doğrultuda insanlar, onun cazibesine kapılmış ve üzerinde akıl yürütmeksizin kabul etmişlerdir. Burada temel faktör, taklittir. Zira hurafeler, temel anlamda, daha çok geçmişten aktarılan bilgi ve verilerden oluşmaktadır.<br />
Hurafe, İslami literatürde kök anlamında olan bunamak ile doğrudan bağlantılı olarak anlam kazanmıştır. Zira burada yanlışın ve yalanın gerçek ve doğru gibi algılanması söz konusudur. Nitekim Kur’an’daki hurafe kelimesine eşdeğer olarak kullanılan “esatir”, uydurulmuş söz, asılsız hikâyeler şeklinde vurgulanmıştır. Hadislerde de gerçek olmayan anlatı ve inançlar şeklinde değerlendirilmiştir. (Ahmed b. Hanbel, 6/157.)<br />
Hurafelerin kaynakları arasında tabiat olaylarının, doğal oluşumu dışında farklı yorumlanması önemli bir faktör olmaktadır. Yaşadığı çağın bilimsel ve teknolojik gelişmelerinin eksikliği doğrultusunda açıklanması zor olan tabiat hadiselerini dönemin kültürel verileri eksenli izah etme çabası, birtakım hurafelerin oluşmasına yol açmaktadır.<br />
Böyle bir anlayışı kırmak için Hz. Muhammed (s.a.s.), oğlu İbrahim’in vefat gününde güneş tutulmasının gerçekleşmesi ve bazı kimselerin bu durumu, İbrahim’in ölümüyle ilişkilendirmesi üzerine “Şüphesiz güneş ve ay, Allah’ın ayetlerinden ikisidir. Herhangi bir kimsenin ölümü veya dünyaya gelmesinden dolayı tutulmazlar.” buyurmuştur. (Buhari, Küsuf, 1, 15.) Peygamber Efendimiz burada ümmetine tabiat olaylarının hurafevari yorum ve yaklaşımlarla izah edilmemesi gerektiğine vurguda bulunmaktadır.<br />
Hurafe olarak adlandırılan her pratiğin inançla ilişkilendirilmiş bir arka planı bulunmaktadır. Bu hâliyle hurafelerin dolaylı olarak din ile bağlantısı kurulmuştur. Bu doğrultuda hemen hemen her din ve inançta hurafe olarak kabul edilen olgular bulunmaktadır. Yahudilikte hurafe, ana tema itibarıyla sihir ve büyü etrafında oluşmuştur. Bununla birlikte Tevrat’ın yere düşmesinin felakete, köpeğin ulumasının ölüme, ayın tutulmasının ise belaya işaret olarak kabul edilmesi gibi hurafe vakıaları bulunmaktadır. (Ali Murat Yel, “Hurafe”, TDV İslam Ansiklopedisi, 1998, 18/382-384.)<br />
Hristiyanlıkta hurafeler Yahudiliğe benzer bir şekilde sihir ve büyü eksenli şekillenmiştir. Farklı boyutlardaki tezahürü ise yedinci çocuğun şifa verme yetisine sahip bulunması, cadıların büyüde kullanmaları nedeniyle sağ el işaret parmağının kullanılmasının sakıncalı olması, kapılara at nalı asılması, on üç sayısının uğursuz kabul edilmesi, baykuşun ötüşünün felakete işaret olması, kara kedinin şeytana nispet edilmesi gibi inançlar Hristiyanlar arasında yaygınlık kazanmıştır. (Ali Murat Yel, “Hurafe”, TDV İslam Ansiklopedisi, 1998, 18/382-384.)<br />
Hurafe, Müslümanlar arasında da yer bulmuştur. Bazı Müslümanların kabul ettiği hurafelerin önemli bir kısmının önceki din ve inançlarda da mevcut olması yanında İslam öncesi Türk geleneğinde yer alması göz önüne alındığında hurafe, sadece belirli bir inanç toplumuna ait olmayan, insanlık tarihine mal olmuş insani bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.<br />
Hurafeler, temeli itibarıyla kültürel bir olgu olmakla birlikte zamanla insanların dinî inançlarına etki edecek ve şekillendirecek bir boyuta ulaşmıştır. Bu nedenle hurafelerin önemli bir kısmı dinî alanda ve inançla ilişkilendirilse de bunların doğrudan dinî bir inanç biçiminin tezahürü olmadığı görülecektir. Nitekim ilk dönemdeki Müslümanlar, cahiliye devrinin birtakım hurafelerini devam ettirmiş, Hz. Peygamber de bunlardan İslam itikadına taalluk eden ve tevhide aykırı düşen inanç ve uygulamaları reddetmiş ve yasaklamıştır. Bunların önemli bir kısmı ise büyü ve<br />
sihir, kâhinlik, gayptan haber verme, falcılık ve uğursuzlukla ilgilidir. Bu bağlamda Hz. Peygamber’den, “Uğursuzluk, ev, kadın ve at olmak üzere üç şeydedir.” şeklinde rivayet edilen hadisin senet ve metin tahkiki doğrultusunda aktarımın tamamını kapsamadığı, zira hadisin başlangıcında bunun Yahudilerin sözü olduğu, Peygamber Efendimizin de bunu eleştirdiği görülmektedir. Ancak buna rağmen bazı rivayetlerde ilk kısmının eksik verilerek doğrudan Hz. Peygamber’e nispet edildiği görülmektedir. (İbrahim Sağlam, “Uğursuzluk üç şeydedir” rivayetinin isnad ve metin yönünden tahlili”, Kırıkkale İslami İlimler Fakültesi Dergisi (2017) 2/3: 81-108.) Öte yandan eksik hâliyle aktarılan bu şekildeki bir rivayet, Hz. Muhammed’in, “İslam’da uğursuzluk yoktur.” (Buhari, Tıb, 54.) hadisiyle çelişmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in hiçbir şeyi uğursuz saymadığı ile ilgili rivayet (Ebu Davud, Tıb, 24.) de bu konuya açıklık getirmektedir.<br />
Hurafe nesneleri tarihsel süreçte yerel faktörler doğrultusunda, ayrıntılarda farklı boyutlarda şekillenmekle birlikte, ana tema itibarıyla çok da değişmemiştir. Bunların daha çok büyü, sihir, kehanet, cin, tüm türevleriyle falcılık, gayptan haber verme gibi konular olduğu görülmektedir.<br />
Söz konusu durumlar ve sosyolojik olgular Hz. Peygamber döneminde de benzer şekilde varlığını sürdürmüştür. Konuyla bağlantılı olan bir hadiste Muaviye b. Hakem es-Sülemi adlı sahabinin Hz. Peygambere, “Biz birtakım uygulamaları cahiliye döneminde yapıyor ve kâhine gidiyorduk.” demesi üzerine o, “Kâhinlere gitme!” şeklinde buyurdu. (Müslim, Selam, 121.) Yine aynı şahsın, “Bazılarımız da uğursuzluğa inanıyor, buna ne dersiniz?” şeklindeki sorusu üzerine, Allah Resulü, “Bu, onların kalplerine gelen birtakım vesveselerden ibarettir. Bu inanç, onları işlerinden alıkoymasın.” diyerek soruna açıklık getirdi. (Müslim, Mesacid, 33.) Bu yöndeki rivayetlere bakıldığında Hz. Peygamber’in, kâhinlerin kehaneti veya falcıların yorumlarının insanlar üzerinde negatif bir etki bırakacağı, bunun ise müminin yaşamına olumsuz etki yapacağı şeklinde bir yaklaşım sergilediği görülmektedir. Bu doğrultuda yukarıdaki hadiste uğursuzluk düşüncesine karşılık olarak Allah’ın elçisi, insanları işlerinden alıkoymaması gerektiği vurgusunu yapmıştır. Nitekim bazı hadislerde insanların uğursuzluk olarak nitelendirdiği durum ve olayların, Allah Resulü tarafından hayra yorulması gerektiği şeklindeki buyruğu da ayrı bir önem arz etmektedir. (Buhari, Tıb, 54.)<br />
Konuyla ilgili hadislere genel bir bakış yapıldığında Hz. Muhammed’in hurafelerin insanları olumsuz etkilemesine yönelik vurgu yaptığı görülmektedir. Bu durum ise hurafelerden kaçınmayı gerektirmektedir.<br />
Hurafeler, insanların düşünce biçimini ve uygulama şeklini yansıtırken aynı zamanda dinî inancının belirginleşmesi ve şekillenmesinde de etkileyici bir faktör olmaktadır. Zira hurafede gerçek olmayana bir anlam yükleme ve değer biçme bulunmaktadır. Aynı zamanda hurafe, gücü ve etkinliği olmayan kişi, durum ve nesnelere sahibi olmadığı bir güç yüklemektedir. Bu durumda öncelikle yegâne güç ve etki sahibi olan Allah’ın dışında bir varlığa etkin bir kuvvet yetkisi verilmektedir. Bu ise tevhid açısından sakıncalı görülmektedir. İslam dininin en temel ilkesi olan tevhid inancı, dinî alanların tüm boyutlarında ana vurgu olmuştur. Tevhidin karşıt anlamı şirktir. Şirk ise Allah’a ait sıfat ve niteliklerin bir başkasına uyarlanması ve yakıştırılması demektir. Buna göre Allah’a özgü olan sıfatlar mutlak anlamda O’na ait olup bir başka varlık ve nesne, bunlarla mutlak manada sınırsız olarak nitelenemez. Bu doğrultuda mutlak gayb bilgisi Allah’a aittir. Nitekim Hz. Peygamber’in kâhinlere uyulmaması gerektiği şeklindeki uyarılarında, gaybın bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu ilkesi yatmaktadır. Falcılık, cinlerden haber alma, büyü ve sihir yapma gibi durumların yasaklanmasında da en önemli etken İslamiyet’teki tevhid inancıdır. Zira mutlak anlamda etki gücü Allah’a aittir. O’ndan bağımsız ve izni dışında bir tesir söz konusu değildir. Oysaki büyü, sihir, fal ve cin gibi olgularda söz konusu kişi ve olgunun yegâne güce sahip olduğu ve daima gerçeği yansıttığı inancı bulunmaktadır. Bu gibi inanç açısından sakıncalı olan durumlardan müminlerin uzak durması gerektiğini Peygamber Efendimiz, uyarı mahiyetinde genellikle büyücü, cinci ve falcı gibi gayptan haber veren kimselere inanarak gidenlerin, belli bir süre namazlarının kabul edilmeyeceğini belirterek (Müslim, Selam, 125.) bu durumdan sakınılması gerektiğini vurgulamıştır. Buna göre hurafeler inancın duruluğunu olumsuz etkilemekte ve özellikle tevhid inancını bulandırarak zedelemektedir.<br />
Falcılık, cincilik, sihir ve büyü gibi hurafelerden Müslümanların uzak durması gerektiğini vurgulayan Hz. Peygamber, kâhinlerle ilgili bir soruya, “Onların hiçbir değeri yoktur.” demiştir. Yanındaki bazı kimselerin, “Ama onların dedikleri doğru çıkıyor.” dediklerinde o, “Bir gerçeği yüz yalan içerisinde söylerler.” demiştir. Buradaki temel vurgu, Hz. Peygamber’in, kâhinlerin mutlak gaybı bildikleri anlayışına yönelik bir tepkisidir. Zira kendisi peygamber olmasına rağmen, “Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum.” diyerek konuya açıklık getirmiştir. (Enam, 6/50.)<br />
Hurafeler kapsamında değerlendirilen uğursuzluk, cincilik, falcılık, gayptan haber verme ve büyücülük ile ilgili hadislerin, hadis musannifleri tarafından daha çok “Tıb” bölümlerinde ele alınması dikkat çekicidir. Bu durum hurafelerin, hem bedensel hem de ruhsal olarak insan sağlığına ve psikolojisine de olumsuz etkisi olduğu şeklinde düşünülebilir.<br />
Hurafelerin her çağ ve dönemde, her toplum ve kesimde, her din ve inançta yer bulduğu göz önüne alındığında ne denli yaygınlık kazandığı daha iyi anlaşılacaktır. Bu husus modern çağımız için de geçerlidir. Şöyle ki küreselleşme ile büyük bir köy hâline gelen dünyada yerellik özgünlüğünü ve özelliğini kaybetmeye başladı. Bu gelişmeden yerel anlayışa dayalı hurafeler de payını aldı. Birçok hurafe, geçmişin sosyokültürel ortamında kaldı. Bu doğrultuda özellikle teknolojik gelişmeler içerisinde büyüyen çocuklar ve yetişmiş gençler, büyüklerinin inandıkları birçok hurafeye inanmamaya ve hurafelere inanan büyüklerine karşı çıkmaya, onları suçlamaya başladı. Bu durum küreselleşmenin ve modernleşmenin doğal bir sonucu oldu. Ancak bu nesil, büyüklerinin sahip çıktığı hurafelere karşı çıkmakla birlikte kendi hurafelerini de oluşturdu. Bu modern ve küresel hurafeler, ana tema itibarıyla geçmiştekilerin sahiplendiklerinden başka bir şey değildi. Şöyle ki teknoloji ve dijital dünyaya entegre olan, erken yaşlardan beri onlarla haşir neşir olan ve modern teknolojiyle birlikte büyüyen günümüz çocuklarının izledikleri başta çizgi filmler; ağırlıklı olarak büyü, sihir, hayalî güçler, insanüstü ve doğaüstü varlıklar tamamen hurafelere endeksli animeler ve animasyonlardan oluşmaktadır.<br />
Öte yandan günümüzde en çok izlenen filmler arasında yer alan bilim kurgu, fantezi, supernatural, fantastik edebiyat ve benzeri türler, çoğunlukla hurafe içeren filmlerdir. Nitekim son yıllarda en fazla izlenen filmler arasında dünya dışı varlıklar gibi bilimkurgu, hayalet, cadı, vampir, zombi, hortlak, büyücü ve cin gibi temaları içeren korku filmleri ve sihir, büyü, uğursuzluk ve olağanüstü güçlerin yer aldığı animasyonlar gelmektedir. Söz konusu hurafelerin bu filmlerde önemli bir yeri olduğu görülmektedir.<br />
Sonuç olarak hurafeler, eski zamanlardan itibaren her çağın kültürel yapısı doğrultusunda varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Günümüz modern toplumlarında da bu söz konusudur. Falcılık, büyücülük, cincilik, medyumluk, kâhinlik gibi hurafeler önemsenmeyecek bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Hurafeler, dinle kalbî ve fiilî bir bağlantısı olmayan, ilgilenmeyen ve hatta karşı çıkan kesimlerde yoğun ilgi odağı olmaktadır. Bu durum hurafelerin, sadece dinle ilgili ve dindar kesimde olmadığının göstergesidir. Bir sosyokültürel sorun olan hurafeler, dinî alanda da kendisine yer bulmaya çalışmış, Kur’an ve Hz. Peygamber karşı çıkmasına rağmen bazı inananlar tarafından benimsenir hâle gelmiştir. Bu ise tevhid eksenli dinî İslami inancın özündeki duruluğu bulandırmaktadır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Prof. Dr. Ramazan BİÇER</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İNSANLAR NEDEN HURAFEYE MEYLEDER?]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=29547</link>
			<pubDate>Wed, 07 Aug 2024 15:45:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=29547</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANLAR NEDEN HURAFEYE MEYLEDER?</span></span><br />
<br />
İnsan varlık düzlemine meylettikleriyle erer ve âdem olur. İlahi anlatıda ilk insanın sonsuzluğa meylinin onu, yeni bir yaşam serüvenine; güvende olma arayışı da mutlak güvenden sıyrılmış bir âleme sürüklediğine işaret edilir… İnsan neye meyleder ve neden meyleder sorusu her dönem ve bağlam için sorulmakta. Buna verilen cevap da zamana ve bağlama göre değişmekte.<br />
İnsanın meyyal oluşu, kendisinin sürekli bir devinimde olma hâlinin fıtriliğine işaret eder. Hurafeye olan meyli ise hakikati sunma konumunda olanlara sorumluluklarını hatırlatır. İnsanlık serüvenine dinler tarihi perspektifi ile bakıldığında, hiçbir toplumun inançsız kalmadığı tespiti bir kaziye olarak karşımıza çıkar. Fakat batıl inanç ve hurafelere olan ilgi de neredeyse ilk insanla başlar. Bu durum, “insan varsa inanç var; inanç hakikatle buluşmazsa hurafe var.” olarak ifade edilebilir. Yani hurafenin kendisi insana, duygusal arayışlara, hakikate işaret eder ve insanlığa der ki hakikat kaybedildiğinde hurafe belirir. Beliren bu yeni durum/hurafe/fake hakikatten daha güçlü durmak zorundadır ki kendisini aslolanın yerinde ikame edebilsin. Dolayısıyla hakikatten taraf olanlar hurafeden yana olanlardan daha güçlü ve kararlı olmalı; iyilikten yana olanlar kötülerden daha dik durmalı…<br />
Butlan kelimesinden türetilen batıl kavramı, boş, çürük, asılsız ve gerçeğe aykırı olan anlamına gelir. Batıl inanç veya hurafe kavramı, Batı dillerinde “superstition” kelimesiyle ifade edilmektedir. Özsel anlamda eski halk inançlarının, yeni ve egemen dinî anlayışın içinde varlıklarını sürdürmesi şeklinde olumsuz anlamda sihir ve kötü din manasında kullanılmaktadır. İşlevsel bir yaklaşımla da toplumun bilgi düzeyi ve hâkim dinî anlayışıyla uyuşmayan, bu nedenle de anlamsız görünen, bununla birlikte bireye psikolojik yarar sağlayan, kuşaktan kuşağa devam eden, nesnelere ve insanlara doğaüstü güç atfeden inanç ve uygulamalar olarak betimlenir.<br />
Batıl inanç ve hurafelere insanların neden meylettiklerine ve bu kavramlara dair şemalarının nasıl oluştuğuna cevap verebilmek için ilgili durumun neden kaynaklandığına, ne tür içeriklere sahip olduğuna Ali Köse ve Ali Ayten’in tespitleri üzerinden cevap verilebilir.<br />
Batıl inanç ve davranışlar kaynak açısından dört grupta değerlendirilebilir:<br />
1. Herhangi bir dinî ve kozmolojik anlayışın uzantısı olanlar: Cin, şeytan ve büyü gibi inançlar etrafında oluşan çeşitli batıl inanç ve davranışlar.<br />
2. Sosyal olarak paylaşılan batıl inançlar: Kara kedi görmeyi uğursuzluk saymak veya sayı sistemlerine inanmak.<br />
3. Doğaüstü tecrübeler: Olağanüstü algılamayı gerektiren beden dışı deneyimler.<br />
4. Kişisel batıl inançlar: Uğurlu sayıya veya şapkaya inanmak, totem yapmak.<br />
Batıl inanç ve davranışlar içerik açısından dört grupta değerlendirilebilir:<br />
1. Bireyin hayatındaki önemli olaylarla (doğum, evlilik vb.) ilgili inançlar: İnsanın göbek kordonunun gömüldüğü yerde yaşayacağı inancı gibi…<br />
2. Günlük işlerle ilgili batıl inançlar: Belirli günlerde belirli işlerin yapılmasının uğur ya da uğursuzluk getireceğine inanmak. Salı günü iş yapmanın yahut yolculuğa çıkmanın, iki bayram arası düğün yapmanın, on üç sayısının uğursuzluk getireceği inancı gibi…<br />
3. Hayvanlarla ilgili batıl inançlar: Baykuş veya karga ötüşünün ölüm haberi getireceği, kara kedi veya köpek görmenin uğursuzluk getireceği inancı gibi…<br />
4. Din alanındaki batıl inançlar: Ulûhiyet, gayb bilgisi, ölülerden medet ummak, cinlerle ilgili batıl inançlar. (Köse, Ali&amp; Ayten, Ali, “Batıl inanç ve Davranışlar Üzerine Psiko-Sosyolojik Bir Analiz”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2009, c. IX, sy. 3, s. 45-70.)<br />
İnsan neden hurafelere meyleder? Hurafe şemalarını çözümleyici analiz<br />
Hurafelere meyletmenin ilk gerekçesi insan ile kutsal ilişkisinin inşa biçimidir. İnsan her dönemde olduğu üzere modern dönemde de tevhid ile inşa edilmiş Allah tahayyül ve tasavvurunun gereğini yaşamayı göze alamamakta. Çünkü tevhid, hayatın her anına müdahale eden/lütfetmeye dayalı kuşatıcı bir inanma/Allah-insan ilişki tasavvurunu barındırmakta. Bu tasavvurda aktif bir etkileşim ve başkasına/şirke/masivaya alan bırakmayan bir yaklaşım vardır. Nitekim yeni dinî hareketlere bakıldığında bu hareketlerin karma bir inanç yapısına sahip olduğu görülür. Karmalama, özellikle ilgili dinin tanrı tasavvurunda yani inanç boyutunda karşımıza çıkar. Eklektik ve senkretik bir yaklaşımla tevhide/Allah inancına getirilen halel beraberinde bu hareketlerin, kapılarını tüm hurafelere açmalarıyla sonuçlanır.<br />
İkinci gerekçe insanlığın ve özelde modern insanın soyut/gaybi/metafizik alanla ilgili tasavvuruna dayanmaktadır. Burada karşımıza, ilk insanla başlayan güvenlik arayışı duygusunu tatmin etme talebi belirmektedir. Kutsalı konumlandırma biçimimiz… Emin olmak için somut olanla ilintili olmak… Bir şekilde beş duyu organıyla algılama alanında olanla iletişimde olmak ve var olanla varlığını güvence altına almak… Sahte somut kutsallar üretmek, sembollere dokunmak, çaput bağlamak…<br />
Üçüncü gerekçe, insanın insan ve nesneler hakkındaki şemasıdır. Kendinden emin olamayan birey kendisinin dışında, kendisine en aşina olan bir varlıkta kendisini arar. Onda, zaaflarından kurtulmak için güç devşirmeye çalışır. Belki de dijital çağda, insanın/yani zekâ sahibi bir varlığın yapay zekâ modelleri ile vücut bulmuş robotlar üretmesi ve onu her geçen gün daha da hayatına katması, insanın aşinalık arayışındandır. Burada ilk maddede ifade edilen insan-kutsal etkileşim biçimindeki tahrifatın hatırlanmasında fayda var. Zira kutsal hakkında hakikate uygun tasavvuru olan birey, Allah tarafından seçilen insandan/peygamberden destek alır. Gündelik pratiklerini onun bildirdiklerine göre gerçekleştirir. Aşkın bir kutsal tasavvuru olmayan fakat aşkınlıktan sıyrılamayan modern insan da kendini/insanı aşkın olana bulamaya, sahte olana kutsallık katmaya çabalar. Bu durum da onu Psikiyatrist Anthony Storr’un isimlendirmesiyle “sahte peygamberlere” veya peygambervari karizmatik kişiliklere yönlendirir. Hatta nesnelere, boncuklara…<br />
Dördüncü gerekçe ise insanın hep kazanma, hep zirvede olma hem de hiç kaybetmeden sahip olma hırsı... Iskalama ihtimalini ortadan kaldırarak kesin bir şekilde ve en kısa zamanda kendine ait kılma arzusu yatmaktadır.<br />
Genel olarak ifade edilecek olursa hurafelerin kökeninde insanın meylettiklerinin gerekçeleri var: Bilgi eksikliği, öz denetim yetersizliği, şartlanma, korku, çaresizlik, belirsizlik, avunma, kolaycılık, zengin olma, güvende olma ve geleceği bilme arzusu... Problemlerle başa çıkmada sorumluluklarını yerine getirecekken bundan kaçarak makul bir süreci dizayn etmeyi göze alamama. Ancak batıl davranışların alışkanlık hâlini almasındaki en temel pratik motivasyon, bunların bireye fayda sağladığına inanılmasıdır. İnsanlar batıl davranışlara genellikle zor zamanlarda ve çaresizlik anlarında başvurur.<br />
Batıl inanç ve davranışlar en ilkel kabileden en modern topluma kadar tarih boyunca her coğrafyada görülen psikososyal bir olgudur. Dünden bugüne hakikat ve hurafe bağlamında insanlık serüvenine bakıldığında insanlar arasında batıl inançlı olanlar ve olmayanlar şeklinde kesin bir ayrım yapmak mümkün değildir. Tevhidî dinler hurafelerle mücadele etmekle birlikte her insan zaman zaman taklit, önemsememe, toplumsal uyum gerekçeleriyle batıl inançlara başvurabilme ve batıl davranışlardan medet umma eğilimi gösterebilir. Modern yaşam tarzının ve bilimsel dünya görüşünün batıl inançları ortadan kaldıracağı şeklindeki beklentiler bugüne kadar gerçekleşmemiştir. Dahası, modern kültür yeni formlarda batıl inançlar üretmiştir. Transhümanist gelecek de hakikati unutturacak hurafelerle insanlığı posthuman bir geleceğe hazırlayacak görünmektedir.<br />
Köse’nin belirttiği üzere batıl inanç ve davranışlar günümüzde kültürel çözülmelerin ve ekonomik krizlerin yaşandığı zamanlarda daha fazla görülebilir. Modern dünyaya ait olan bu problemler de batıl inançların devamını sağlamaktadır. Eskiden doğa olayları karşısındaki çaresizliği nedeniyle batıl inançlara yönelen insanoğlu, bugün ekonomik krizler, anlam arayışları, kimlik karmaşası veya ailevi problemler nedeniyle aynı eğilimi sergilemektedir. Çaresizlik hissine kapılan kişi, kendisine destek olacak bir mekanizma arayışıyla hurafelere yönelebilmektedir. (Köse, Ali, Batıl İnançlar, Tübitak Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 2022.)<br />
Vahiy, tebliğ edildiği alanda bireysel ve toplumsal şemaları tevhidle yeniden inşa etmiştir. Bu süreçte cahiliye toplumunda yaygın kabul görmüş, ancak herhangi bir doğru inanca ve mantıklı açıklamaya dayanmayan inanç ve davranışları batıl olarak değerlendirmiş ve reddetmiştir. Mesela, deve veya koyun gibi hayvanların bazı sebep ve bahanelerle putlara kurban edilmesi veya Allah’a adanarak serbest bırakılması yasaklanmıştır. (Maide, 5/103.) Hz. Peygamber, cahiliye döneminde çok yaygın bir hurafe türü olan uğursuzluk inancına karşı çıkmış, hiçbir varlık, eşya veya olayda uğursuzluk bulunmadığını vurgulamıştır. (Buhari, Tıb, 19; Ebu Davud, Tıb, 24.) Oğlu İbrahim’in henüz çok küçükken vefat ettiği gün meydana gelen güneş tutulmasını bu ölümle ilişkilendirenlere, “Ay ve güneş Allah’ın kudretini ve yüceliğini gösteren birer delildir. Bir kimsenin doğumu veya ölümü üzerine tutulmazlar.” diyerek bu yorumun yanlış olduğunu söylemiş ve böyle tutulmaların gerçekleştiği zamanlarda namaz kılıp Allah’a dua edilmesini tavsiye etmiştir. (Buhari, Küsuf, 17, Bed’ü’l-Halk, 4.) Vahyin hayat bulduğu toplumda yeni hurafelerin üretilmemesi için de tedbirler alınmıştır: Hz. Ömer’in Rıdvan ağacını kestirmesi gibi… (İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, II, 269.)<br />
Şair Muhammed İkbal’in ifadesiyle “Başka türlü bak; gör bak, yer de gök de başkalaşacak”tır. (İkbal, M. (1999). Cavidname, (Çev: Annemarie Schimmel), İstanbul: Kırkambar Yayınları.) Kendi gerçekliğinde kaybolan birey, ilahi vahyin başkalığında baktığında yerin de göğün de enginliğini görecek ve burada hurafeye ihtiyaç olmayacağını, hakikatin büsbütün onu sarmaladığını tüm anında hissedecek…<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Prof. Dr. Muhammed KIZILGEÇİT</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANLAR NEDEN HURAFEYE MEYLEDER?</span></span><br />
<br />
İnsan varlık düzlemine meylettikleriyle erer ve âdem olur. İlahi anlatıda ilk insanın sonsuzluğa meylinin onu, yeni bir yaşam serüvenine; güvende olma arayışı da mutlak güvenden sıyrılmış bir âleme sürüklediğine işaret edilir… İnsan neye meyleder ve neden meyleder sorusu her dönem ve bağlam için sorulmakta. Buna verilen cevap da zamana ve bağlama göre değişmekte.<br />
İnsanın meyyal oluşu, kendisinin sürekli bir devinimde olma hâlinin fıtriliğine işaret eder. Hurafeye olan meyli ise hakikati sunma konumunda olanlara sorumluluklarını hatırlatır. İnsanlık serüvenine dinler tarihi perspektifi ile bakıldığında, hiçbir toplumun inançsız kalmadığı tespiti bir kaziye olarak karşımıza çıkar. Fakat batıl inanç ve hurafelere olan ilgi de neredeyse ilk insanla başlar. Bu durum, “insan varsa inanç var; inanç hakikatle buluşmazsa hurafe var.” olarak ifade edilebilir. Yani hurafenin kendisi insana, duygusal arayışlara, hakikate işaret eder ve insanlığa der ki hakikat kaybedildiğinde hurafe belirir. Beliren bu yeni durum/hurafe/fake hakikatten daha güçlü durmak zorundadır ki kendisini aslolanın yerinde ikame edebilsin. Dolayısıyla hakikatten taraf olanlar hurafeden yana olanlardan daha güçlü ve kararlı olmalı; iyilikten yana olanlar kötülerden daha dik durmalı…<br />
Butlan kelimesinden türetilen batıl kavramı, boş, çürük, asılsız ve gerçeğe aykırı olan anlamına gelir. Batıl inanç veya hurafe kavramı, Batı dillerinde “superstition” kelimesiyle ifade edilmektedir. Özsel anlamda eski halk inançlarının, yeni ve egemen dinî anlayışın içinde varlıklarını sürdürmesi şeklinde olumsuz anlamda sihir ve kötü din manasında kullanılmaktadır. İşlevsel bir yaklaşımla da toplumun bilgi düzeyi ve hâkim dinî anlayışıyla uyuşmayan, bu nedenle de anlamsız görünen, bununla birlikte bireye psikolojik yarar sağlayan, kuşaktan kuşağa devam eden, nesnelere ve insanlara doğaüstü güç atfeden inanç ve uygulamalar olarak betimlenir.<br />
Batıl inanç ve hurafelere insanların neden meylettiklerine ve bu kavramlara dair şemalarının nasıl oluştuğuna cevap verebilmek için ilgili durumun neden kaynaklandığına, ne tür içeriklere sahip olduğuna Ali Köse ve Ali Ayten’in tespitleri üzerinden cevap verilebilir.<br />
Batıl inanç ve davranışlar kaynak açısından dört grupta değerlendirilebilir:<br />
1. Herhangi bir dinî ve kozmolojik anlayışın uzantısı olanlar: Cin, şeytan ve büyü gibi inançlar etrafında oluşan çeşitli batıl inanç ve davranışlar.<br />
2. Sosyal olarak paylaşılan batıl inançlar: Kara kedi görmeyi uğursuzluk saymak veya sayı sistemlerine inanmak.<br />
3. Doğaüstü tecrübeler: Olağanüstü algılamayı gerektiren beden dışı deneyimler.<br />
4. Kişisel batıl inançlar: Uğurlu sayıya veya şapkaya inanmak, totem yapmak.<br />
Batıl inanç ve davranışlar içerik açısından dört grupta değerlendirilebilir:<br />
1. Bireyin hayatındaki önemli olaylarla (doğum, evlilik vb.) ilgili inançlar: İnsanın göbek kordonunun gömüldüğü yerde yaşayacağı inancı gibi…<br />
2. Günlük işlerle ilgili batıl inançlar: Belirli günlerde belirli işlerin yapılmasının uğur ya da uğursuzluk getireceğine inanmak. Salı günü iş yapmanın yahut yolculuğa çıkmanın, iki bayram arası düğün yapmanın, on üç sayısının uğursuzluk getireceği inancı gibi…<br />
3. Hayvanlarla ilgili batıl inançlar: Baykuş veya karga ötüşünün ölüm haberi getireceği, kara kedi veya köpek görmenin uğursuzluk getireceği inancı gibi…<br />
4. Din alanındaki batıl inançlar: Ulûhiyet, gayb bilgisi, ölülerden medet ummak, cinlerle ilgili batıl inançlar. (Köse, Ali&amp; Ayten, Ali, “Batıl inanç ve Davranışlar Üzerine Psiko-Sosyolojik Bir Analiz”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2009, c. IX, sy. 3, s. 45-70.)<br />
İnsan neden hurafelere meyleder? Hurafe şemalarını çözümleyici analiz<br />
Hurafelere meyletmenin ilk gerekçesi insan ile kutsal ilişkisinin inşa biçimidir. İnsan her dönemde olduğu üzere modern dönemde de tevhid ile inşa edilmiş Allah tahayyül ve tasavvurunun gereğini yaşamayı göze alamamakta. Çünkü tevhid, hayatın her anına müdahale eden/lütfetmeye dayalı kuşatıcı bir inanma/Allah-insan ilişki tasavvurunu barındırmakta. Bu tasavvurda aktif bir etkileşim ve başkasına/şirke/masivaya alan bırakmayan bir yaklaşım vardır. Nitekim yeni dinî hareketlere bakıldığında bu hareketlerin karma bir inanç yapısına sahip olduğu görülür. Karmalama, özellikle ilgili dinin tanrı tasavvurunda yani inanç boyutunda karşımıza çıkar. Eklektik ve senkretik bir yaklaşımla tevhide/Allah inancına getirilen halel beraberinde bu hareketlerin, kapılarını tüm hurafelere açmalarıyla sonuçlanır.<br />
İkinci gerekçe insanlığın ve özelde modern insanın soyut/gaybi/metafizik alanla ilgili tasavvuruna dayanmaktadır. Burada karşımıza, ilk insanla başlayan güvenlik arayışı duygusunu tatmin etme talebi belirmektedir. Kutsalı konumlandırma biçimimiz… Emin olmak için somut olanla ilintili olmak… Bir şekilde beş duyu organıyla algılama alanında olanla iletişimde olmak ve var olanla varlığını güvence altına almak… Sahte somut kutsallar üretmek, sembollere dokunmak, çaput bağlamak…<br />
Üçüncü gerekçe, insanın insan ve nesneler hakkındaki şemasıdır. Kendinden emin olamayan birey kendisinin dışında, kendisine en aşina olan bir varlıkta kendisini arar. Onda, zaaflarından kurtulmak için güç devşirmeye çalışır. Belki de dijital çağda, insanın/yani zekâ sahibi bir varlığın yapay zekâ modelleri ile vücut bulmuş robotlar üretmesi ve onu her geçen gün daha da hayatına katması, insanın aşinalık arayışındandır. Burada ilk maddede ifade edilen insan-kutsal etkileşim biçimindeki tahrifatın hatırlanmasında fayda var. Zira kutsal hakkında hakikate uygun tasavvuru olan birey, Allah tarafından seçilen insandan/peygamberden destek alır. Gündelik pratiklerini onun bildirdiklerine göre gerçekleştirir. Aşkın bir kutsal tasavvuru olmayan fakat aşkınlıktan sıyrılamayan modern insan da kendini/insanı aşkın olana bulamaya, sahte olana kutsallık katmaya çabalar. Bu durum da onu Psikiyatrist Anthony Storr’un isimlendirmesiyle “sahte peygamberlere” veya peygambervari karizmatik kişiliklere yönlendirir. Hatta nesnelere, boncuklara…<br />
Dördüncü gerekçe ise insanın hep kazanma, hep zirvede olma hem de hiç kaybetmeden sahip olma hırsı... Iskalama ihtimalini ortadan kaldırarak kesin bir şekilde ve en kısa zamanda kendine ait kılma arzusu yatmaktadır.<br />
Genel olarak ifade edilecek olursa hurafelerin kökeninde insanın meylettiklerinin gerekçeleri var: Bilgi eksikliği, öz denetim yetersizliği, şartlanma, korku, çaresizlik, belirsizlik, avunma, kolaycılık, zengin olma, güvende olma ve geleceği bilme arzusu... Problemlerle başa çıkmada sorumluluklarını yerine getirecekken bundan kaçarak makul bir süreci dizayn etmeyi göze alamama. Ancak batıl davranışların alışkanlık hâlini almasındaki en temel pratik motivasyon, bunların bireye fayda sağladığına inanılmasıdır. İnsanlar batıl davranışlara genellikle zor zamanlarda ve çaresizlik anlarında başvurur.<br />
Batıl inanç ve davranışlar en ilkel kabileden en modern topluma kadar tarih boyunca her coğrafyada görülen psikososyal bir olgudur. Dünden bugüne hakikat ve hurafe bağlamında insanlık serüvenine bakıldığında insanlar arasında batıl inançlı olanlar ve olmayanlar şeklinde kesin bir ayrım yapmak mümkün değildir. Tevhidî dinler hurafelerle mücadele etmekle birlikte her insan zaman zaman taklit, önemsememe, toplumsal uyum gerekçeleriyle batıl inançlara başvurabilme ve batıl davranışlardan medet umma eğilimi gösterebilir. Modern yaşam tarzının ve bilimsel dünya görüşünün batıl inançları ortadan kaldıracağı şeklindeki beklentiler bugüne kadar gerçekleşmemiştir. Dahası, modern kültür yeni formlarda batıl inançlar üretmiştir. Transhümanist gelecek de hakikati unutturacak hurafelerle insanlığı posthuman bir geleceğe hazırlayacak görünmektedir.<br />
Köse’nin belirttiği üzere batıl inanç ve davranışlar günümüzde kültürel çözülmelerin ve ekonomik krizlerin yaşandığı zamanlarda daha fazla görülebilir. Modern dünyaya ait olan bu problemler de batıl inançların devamını sağlamaktadır. Eskiden doğa olayları karşısındaki çaresizliği nedeniyle batıl inançlara yönelen insanoğlu, bugün ekonomik krizler, anlam arayışları, kimlik karmaşası veya ailevi problemler nedeniyle aynı eğilimi sergilemektedir. Çaresizlik hissine kapılan kişi, kendisine destek olacak bir mekanizma arayışıyla hurafelere yönelebilmektedir. (Köse, Ali, Batıl İnançlar, Tübitak Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 2022.)<br />
Vahiy, tebliğ edildiği alanda bireysel ve toplumsal şemaları tevhidle yeniden inşa etmiştir. Bu süreçte cahiliye toplumunda yaygın kabul görmüş, ancak herhangi bir doğru inanca ve mantıklı açıklamaya dayanmayan inanç ve davranışları batıl olarak değerlendirmiş ve reddetmiştir. Mesela, deve veya koyun gibi hayvanların bazı sebep ve bahanelerle putlara kurban edilmesi veya Allah’a adanarak serbest bırakılması yasaklanmıştır. (Maide, 5/103.) Hz. Peygamber, cahiliye döneminde çok yaygın bir hurafe türü olan uğursuzluk inancına karşı çıkmış, hiçbir varlık, eşya veya olayda uğursuzluk bulunmadığını vurgulamıştır. (Buhari, Tıb, 19; Ebu Davud, Tıb, 24.) Oğlu İbrahim’in henüz çok küçükken vefat ettiği gün meydana gelen güneş tutulmasını bu ölümle ilişkilendirenlere, “Ay ve güneş Allah’ın kudretini ve yüceliğini gösteren birer delildir. Bir kimsenin doğumu veya ölümü üzerine tutulmazlar.” diyerek bu yorumun yanlış olduğunu söylemiş ve böyle tutulmaların gerçekleştiği zamanlarda namaz kılıp Allah’a dua edilmesini tavsiye etmiştir. (Buhari, Küsuf, 17, Bed’ü’l-Halk, 4.) Vahyin hayat bulduğu toplumda yeni hurafelerin üretilmemesi için de tedbirler alınmıştır: Hz. Ömer’in Rıdvan ağacını kestirmesi gibi… (İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, II, 269.)<br />
Şair Muhammed İkbal’in ifadesiyle “Başka türlü bak; gör bak, yer de gök de başkalaşacak”tır. (İkbal, M. (1999). Cavidname, (Çev: Annemarie Schimmel), İstanbul: Kırkambar Yayınları.) Kendi gerçekliğinde kaybolan birey, ilahi vahyin başkalığında baktığında yerin de göğün de enginliğini görecek ve burada hurafeye ihtiyaç olmayacağını, hakikatin büsbütün onu sarmaladığını tüm anında hissedecek…<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Prof. Dr. Muhammed KIZILGEÇİT</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BİR İRŞAD MEKTEBİ OLARAK MESCİD-İ NEBEVİ]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=29546</link>
			<pubDate>Wed, 07 Aug 2024 15:44:04 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=29546</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR İRŞAD MEKTEBİ OLARAK MESCİD-İ NEBEVİ</span></span><br />
<br />
 Tarihler 610 yılını gösterirken ilk vahyin Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nüzulüyle İslam’ın nuru yeryüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Rabbinden aldığı görevi en iyi şekilde yerine getiren Allah Resulü, kendine tabi olan az sayıda Müslüman ile Mekkeli müşriklerin tepki ve baskılarına maruz kaldı. Zamanla şiddetlenen bu baskılar karşısında bazı Müslümanların dinlerini yaşayabilmeleri ve canlarını muhafaza edebilmeleri için önce Habeşistan’a hicret izni verildi. Hz. Peygamber de İslam’ı anlatabileceği yeni bir melce arayışına girmiş ve bu nedenle önce Taif’e gitmiş ancak orada bulunan insanların kötü muamelelerine maruz kalarak geri dönmek zorunda kalmıştı.<br />
<br />
Yine bir hac mevsiminde Mekke’de insanlara İslam’ı anlatmak için çaba sarf ederken Medine’den gelen bir grup insanla Akabe bölgesinde görüşen Allah Resulü’ne yeni bir yurdun kapısı aralanmaya başlamıştı. Medine’den gelen bu insanlar tabi olacakları İslam dinini öğretmesi için Hz. Peygamber’den kendilerine bir öğretmen göndermesini talep etmişler, Resul-i Ekrem de Mekke’nin genç delikanlılarından olan Musab b. Umeyr’i onlara göndermişti.<br />
<br />
Allah Resulü ilk vahyi aldığı andan itibaren insanlara Allah’ın mesajını aktarmaya başlamış ve Erkam’ın (r.a.) evi başta olmak üzere kendine tabi olanları farklı mekânlarda eğitmeye çaba sarf etmişti. Akabe görüşmeleri sonrası Medine’den gelenlerin öğretmen talebi doğrultusunda oraya gönderilen Musab b. Umeyr’in gayretleriyle de Medine’de birçok insan İslam ile müşerref olmuştu. Nihayet 622 yılında Hz. Muhammed’e hicret izni verilmesiyle Medine’de yeni bir dönem başlayacaktı.<br />
<br />
Allah Resulü, Mekke’de müşriklerin baskı ve müdahalelerine rağmen oluşturmaya çalıştığı yeni toplum inşası için eğitim ve öğretim faaliyetlerine Medine’de hız verdi. İslam’a yeni girenleri yanlış inanış ve davranışlardan uzaklaştırmak, sağlam bir akideye ve ahlak esaslarına sahip kılmak için daha sistemli ve düzenli çalışmalara başladı. Bu vesileyle Hz. Peygamber, Medine’ye hicretten sonra ilk olarak Müslümanların birlik ve beraberliğine katkı sağlayacak, ibadetlerini beraberce yapıp böylece aralarındaki bağları güçlendirecek olan bir mescidin inşası ile işe başladı.<br />
<br />
Müslümanlar Allah’ın yeryüzünde çevresini mukaddes kıldığı Kâbe’den ayrı kalınca topluca ibadet edecekleri ve davetin merkezi olacak bir yer inşası gerekmişti. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in bizzat kendi çaba ve gayretleriyle önce Kuba’da, ardından da Medine’de bir mescit inşa edilmişti. Mescid-i Nebevi adı verilen Medine’deki bu mescit, Müslümanların tek vücut hâline gelmelerinde, İslam dininin öğretilmesi ve bu sayede yayılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmişti.<br />
<br />
Sade bir yapıya sahip olan Mescid-i Nebevi, bünyesinde öncelikli olarak namazların ifası için kıble tarafında bir ibadet mahalli barındırıyordu. Ayrıca Hz. Peygamberin ailesi için kenar kısmına yapılan küçük odalar ile arka kısmında kendilerini ibadet ve ilme adamış kimselerin bulunduğu Suffe olarak isimlendirilen bir mektep bulunmaktaydı. Kıble değişmeden önce güney tarafta olan bu kısım kıblenin değişmesiyle birlikte kuzey kısma alınmış oldu.<br />
<br />
Mescid-i Nebevi, kısa süre içerisinde Müslüman toplumun her yönüyle merkezi hâline gelmişti. Allah Resulü, mescitte dinin emir ve hükümlerini insanlara aktarıyor, açıklıyor ve bizzat yaşayarak ümmetine gösteriyordu. Bu görevi yerine getirirken Mescid-i Nebevi de önemli bir irşad ve tebliğ mekânı olmuştu. Burası ibadetlerin beraberce yapıldığı ve ashaba uygulamalı öğretildiği bir yer olmasının yanında, Hz. Peygamberin, Müslümanları vaaz ve nasihatleri ile irşad ettiği, ilmek ilmek onların kalplerine ve gönüllerine ahlaki erdemleri yerleştirdiği bir ortam hâline gelmişti.<br />
<br />
Mescid-i Nebevi, Müslümanları gerek irşad gerekse irşadın bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz eğitim ve bilinçlendirme yönüyle ön planda olmuştur. Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber’in sohbet, vaaz ve hutbeleriyle iman, ahlak ve ibadet başta olmak üzere her konuda mescitte ondan istifade etmiş, ayrıca Suffe kısmında onun tedrisinden geçmiş, “meclisü’l-ilm” denilen Allah Resulü’nün derslerine katılarak birer ilim neferi olmuşlardır.<br />
<br />
Özellikle yoksul, bekâr ve kimi kimsesi olmayanlara bir barınak işlevi gören bu mekânda kendilerine yer bulan ilim âşıkları, ibadet etmenin yanında muallimlerin en güzeli Hz. Muhammed’in dizinin dibinde eğitim ve öğretime katılıyorlardı. Önceleri 10 civarı olan ancak zamanla sayıları 400’ü aşan bu ilim ve ibadet âşıklarına, kaldıkları yerin adına nispeten “ashab-ı suffe” denmiştir.<br />
<br />
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Arabistan Yarımadası gibi bir ortamda İslam’ın ilme verdiği değer sayesinde hayatın birçok alanında olduğu gibi eğitim sahasında da müthiş bir atılım gerçekleştirilmiştir. Burada Hz. Peygamberin gayreti en üst düzeyde olurken ona tabi olan ashabın ilim aşkı da her türlü zorlukları aşmalarına imkân tanımıştır. Örneğin suffe ashabının tek işi Kur’an’ı öğrenmek, anlamak ve anlatmak olmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır, onları “Ashab-ı Suffe; Peygamber dershanesinde, kendilerini ilme ve Allah yoluna adamış öğrenci kimselerdi.” şeklinde ifade etmiştir. (Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştiren: İsmail Karaçam vd., I-X, Azim Dağıtım, İstanbul, tsz. II, 227.)<br />
<br />
Nuaym el-İsfehani’nin, “Allah’ın her türlü dünya kirinden kurtardığı, fakirlere önder kıldığı, hikmet ehline dost eylediği, aileye ve dünya malına bağlanmayan, hiçbir alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı, az bulunur bir topluluktu.” diye tanımladığı ashab-ı suffe, ilim adına pek çok şeyden vazgeçebilmiştir.<br />
<br />
Mescid-i Nebevi’nin ve ashab-ı suffenin baş müderrisi Allah’ın Resulü idi. Bazen Muaz b. Cebel gibi sahabiler de burada ders verirdi. Hz. Peygamber bizzat suffe ashabının eğitim işleriyle ilgilenir ve ihtiyaçlarını karşılardı.<br />
<br />
Suffe ehlinin amacı İslam’ı, Allah’ın Resulü’nden öğrenmek ve öğretmekti. Allah Resulü’nden öğrendiklerini başkalarına tebliğ etmek de suffe ehlinin faaliyetleri arasındaydı. Bu nedenle Peygamberimizin komşu devletlere gönderdiği elçiler daha çok bu mektebin mensupları arasından seçilmekteydi. Çünkü Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizzat kendinden ilim almış, onun tedrisinden geçmiş olan bu seçkin kişiler, o dönemin üst düzey eğitim alan isimlerinden kabul edilmiştir. Hz. Peygamber onlardan elçiler seçmiş, valiler atamış, muallimler göndermiştir. Ashab-ı suffe arasından, yeni Müslüman olan kabilelere Kur’an ve dinî bilgiler öğretmek için muallimler görevlendirildiğine dair İslam tarihinde birçok örnek vardır. Nitekim Recî‘ ve Bi’r-i Maûne vakalarında haince şehit edilen yetmiş hafız ve âlim sahabi genelde bunlardandı ve görevleri yalnızca İslam dinini öğretmekti.<br />
<br />
Allah Resulü, mescitte uzun süre oturarak onlar ile uzun sohbetler eder, İslam dinini ve bu dinin emir ve yasaklarını ayrıntılarıyla onlara anlatırdı. Mescid-i Nebevi’de eğitim faaliyetlerinden sadece erkekler faydalanmaz, zaman zaman namazlara katılan kadınlar da istifade ederdi. Bir ara kadınlar, Hz. Peygamber’in kendilerine İslam’ı anlatması için özel zaman ayırmasını talep etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz onların bu taleplerini yerine getirmiş ve haftada bir veya iki kez onlara özel sohbet halkaları düzenlemişti. (Hanbel, Müsned, II, 145; Ebu Davud, Hudud, 11; Nesai, Kat‘u’s-Sarik, 8.)<br />
<br />
İslam’ın ilme ve eğitime önem verdiği ilk vahyin okumakla ilgili olduğu, kaleme yemin ile başlayan ayetler ile birçok ayette ilme ve okumaya vurgu yapıldığını görüyoruz. İnsanlığa rehber ve önder olarak gönderilen bu dinin peygamberinin dilinden yine ilme dair çok sayıda söz aktarılagelmiştir. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” sözüne muhatap olan Müslümanlar, eğitim ve öğretimde büyük çaba sarf etmişlerdir. Suffe ehli arasında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen ve Kurra olarak isimlendirilen nice örnek şahsiyet yetişmiştir. Suffe ehlini ayrıcalıklı kılan en önemli özelliklerden biri de Hz. Peygamber’in sohbetlerinin müdavimi olmaları, her vakit onun sohbetine katılmaları ve bu nedenlerle en çok hadis rivayet edenlerin onların arasından çıkmasına, ilim meşalesinin önderlerinin yine onlardan olmasına vesile olmuştur. Örneğin Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim, Huzeyfe b. Yeman, Musab b. Umeyr, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer, Bilal-i Habeşi, Ammar b. Yasir, Selman-ı Farisi, Süheyb-i Rumi, Ebu Zerr el-Gıfari, Ebu Hureyre, Übey b. Kâb, Ubade b. Samit, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mikdad b. Esved, Habbab b. Eret bunlardan bazılarıdır. Kaynaklarda suffe ehlinden olan 103 sahabinin ismi zikredilmektedir.<br />
<br />
Diğer taraftan İslam’ı öğrenmek veya tetkik etmek için gelen heyetlerin yanı sıra Medine’de tanıdıkları bulunmayan bazı topluluklar da çoğunlukla Suffe’de ağırlanıyordu. Mesela, İslam dinini öğrenmek amacıyla Medine’ye gelen Sakif heyeti, Mescid-i Nebevi’deki Suffe kısmında ağırlanmıştı. Bu vesileyle de onların, Kur’an dinlemeleri ve cemaatle kılınan namazı görmeleri sağlanmış oldu. (Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Vâkıdî el-Eslemî el-Medenî (ö. 207/823), Kitâbü’lMegâzî, nşr. Abbas el-Şibînî, I-III, Kahire 1948, III, 965.) Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’yi ibadetler başta olmak üzere, İslam ümmetinin maslahatına olan her türlü ictimai faaliyetlerin icrası için de kullanmıştır. Bu maslahatlardan biri de İslam’ı öğrenmek, araştırmak için Allah Resulü ile görüşmek üzere Medine’ye dışarıdan gelen elçi, heyet veya ziyaretçilerin Suffe’de ağırlanmasıydı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 487.)<br />
<br />
Yüce dinimiz, İslam’a davet ve Müslümanları irşad etme vazifesini Peygamber Efendimizden sonra ümmet-i Muhammed’in uhdesine bırakmıştır. Onun içindir ki bu ulvi vazifeyi din hizmetlerimizin en önemli unsuru hâline getirmek öncelikli gayelerimizden biri olmalıdır. Günümüz dünyasında İslam’ın davet ve irşad dilini güncelleyebilmenin, etkin ve verimli bir yöntem geliştirebilmenin yolları aranmalıdır. Değişen dünya şartlarında camilerimizi imar etmek, irşad ve irfan mektebi hâline getirmek, hayatın merkezine yeniden taşımak için neler yapılması gerektiğine dair fikir alışverişinde bulunmak ve bir yol haritası belirleyerek en kısa zamanda faaliyetlerimize hız vermek gerekir. Bu konuda en güzel örnek olarak önümüzde Hz. Peygamber dönemi uygulamaları ve Mescid-i Nebevi modeli durmaktadır.<br />
<br />
Camilerimizin, Mescid-i Nebevi ve içerisinde bulunan Suffe’nin icra ettiği fonksiyonlar açısından günümüz dünyasına hitap etmesi gerekmektedir. Belki o dönem itibarıyla Mescid-i Nebevi, Medine’de tek ibadet merkezi gibi görünse de Hz. Peygamber’in vefatına kadar birçok farklı görevi de yerine getirmiştir. Bu nedenle mescitlerimiz, bulunduğumuz yerlerde, köyümüzde, mahallemizde, ilçemizde ve şehrimizde alternatif faaliyetlerin gerçekleştirildiği mekânlar olmalıdır. Mescitlerimiz vaaz ve sohbetleriyle, cami dersleri ve ders halkalarıyla irşad faaliyetlerinde önemli bir yere sahip olmuştur. Ayrıca İslam’ın anlatıldığı ve öğretildiği Suffe benzeri eğitim merkezleri hâline getirilmelidir. Pek çok camimizde 4-6 yaş Kur’an Kursu başta olmak üzere yetişkinlere yönelik kurslarıyla, cami bünyesinde açılan gençlik merkezleriyle, her seviyeye hitap eden kütüphaneleriyle bu vazifeler ifa edilmeye çalışılmaktadır. Bu hizmetlerin daha da artırılarak devam etmesi, birleştiğimiz, beraber ibadet ettiğimiz, ilim tahsil ettiğimiz, sosyal projeler ürettiğimiz kadını erkeği, genci ve yaşlısıyla camilerimizin şehrin kalbi hâline gelmesine yardımcı olacaktır.<br />
<br />
Ayrıca bir muallim ve müderris olan Hz. Peygamber’in eğitim ve öğretimde uyguladığı metotların, en güzel verimin ve başarının elde edilebilmesi için mutlaka tatbik edilmesi gerekmektedir. Camilere gelen ilim taliplerine de Mescid-i Nebevi’nin müdavimi olan suffe ehlinde güzel örnekler vardır. Ashab-ı suffe, ilmin öncelikle Allah’ın rızasını kazanmak ve dinini sağlam bir şekilde öğrenmek adına yapılması, bu yolda her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanılması gerektiğini bizlere göstermiştir. Yine önemli bir örneklik de din hizmeti ve eğitimiyle uğraşan bizlere düşmektedir. İlim talebelerine maddi ve manevi destek olmak, zorlukları aşmalarına yardımcı olmak dinî bir gerekliliktir ve Allah Resulü’nün önemli bir sünneti ve seçkin ashabının mühim bir uygulamasıdır.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Doç. Dr. Selim ARGUN<br />
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR İRŞAD MEKTEBİ OLARAK MESCİD-İ NEBEVİ</span></span><br />
<br />
 Tarihler 610 yılını gösterirken ilk vahyin Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nüzulüyle İslam’ın nuru yeryüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Rabbinden aldığı görevi en iyi şekilde yerine getiren Allah Resulü, kendine tabi olan az sayıda Müslüman ile Mekkeli müşriklerin tepki ve baskılarına maruz kaldı. Zamanla şiddetlenen bu baskılar karşısında bazı Müslümanların dinlerini yaşayabilmeleri ve canlarını muhafaza edebilmeleri için önce Habeşistan’a hicret izni verildi. Hz. Peygamber de İslam’ı anlatabileceği yeni bir melce arayışına girmiş ve bu nedenle önce Taif’e gitmiş ancak orada bulunan insanların kötü muamelelerine maruz kalarak geri dönmek zorunda kalmıştı.<br />
<br />
Yine bir hac mevsiminde Mekke’de insanlara İslam’ı anlatmak için çaba sarf ederken Medine’den gelen bir grup insanla Akabe bölgesinde görüşen Allah Resulü’ne yeni bir yurdun kapısı aralanmaya başlamıştı. Medine’den gelen bu insanlar tabi olacakları İslam dinini öğretmesi için Hz. Peygamber’den kendilerine bir öğretmen göndermesini talep etmişler, Resul-i Ekrem de Mekke’nin genç delikanlılarından olan Musab b. Umeyr’i onlara göndermişti.<br />
<br />
Allah Resulü ilk vahyi aldığı andan itibaren insanlara Allah’ın mesajını aktarmaya başlamış ve Erkam’ın (r.a.) evi başta olmak üzere kendine tabi olanları farklı mekânlarda eğitmeye çaba sarf etmişti. Akabe görüşmeleri sonrası Medine’den gelenlerin öğretmen talebi doğrultusunda oraya gönderilen Musab b. Umeyr’in gayretleriyle de Medine’de birçok insan İslam ile müşerref olmuştu. Nihayet 622 yılında Hz. Muhammed’e hicret izni verilmesiyle Medine’de yeni bir dönem başlayacaktı.<br />
<br />
Allah Resulü, Mekke’de müşriklerin baskı ve müdahalelerine rağmen oluşturmaya çalıştığı yeni toplum inşası için eğitim ve öğretim faaliyetlerine Medine’de hız verdi. İslam’a yeni girenleri yanlış inanış ve davranışlardan uzaklaştırmak, sağlam bir akideye ve ahlak esaslarına sahip kılmak için daha sistemli ve düzenli çalışmalara başladı. Bu vesileyle Hz. Peygamber, Medine’ye hicretten sonra ilk olarak Müslümanların birlik ve beraberliğine katkı sağlayacak, ibadetlerini beraberce yapıp böylece aralarındaki bağları güçlendirecek olan bir mescidin inşası ile işe başladı.<br />
<br />
Müslümanlar Allah’ın yeryüzünde çevresini mukaddes kıldığı Kâbe’den ayrı kalınca topluca ibadet edecekleri ve davetin merkezi olacak bir yer inşası gerekmişti. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in bizzat kendi çaba ve gayretleriyle önce Kuba’da, ardından da Medine’de bir mescit inşa edilmişti. Mescid-i Nebevi adı verilen Medine’deki bu mescit, Müslümanların tek vücut hâline gelmelerinde, İslam dininin öğretilmesi ve bu sayede yayılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmişti.<br />
<br />
Sade bir yapıya sahip olan Mescid-i Nebevi, bünyesinde öncelikli olarak namazların ifası için kıble tarafında bir ibadet mahalli barındırıyordu. Ayrıca Hz. Peygamberin ailesi için kenar kısmına yapılan küçük odalar ile arka kısmında kendilerini ibadet ve ilme adamış kimselerin bulunduğu Suffe olarak isimlendirilen bir mektep bulunmaktaydı. Kıble değişmeden önce güney tarafta olan bu kısım kıblenin değişmesiyle birlikte kuzey kısma alınmış oldu.<br />
<br />
Mescid-i Nebevi, kısa süre içerisinde Müslüman toplumun her yönüyle merkezi hâline gelmişti. Allah Resulü, mescitte dinin emir ve hükümlerini insanlara aktarıyor, açıklıyor ve bizzat yaşayarak ümmetine gösteriyordu. Bu görevi yerine getirirken Mescid-i Nebevi de önemli bir irşad ve tebliğ mekânı olmuştu. Burası ibadetlerin beraberce yapıldığı ve ashaba uygulamalı öğretildiği bir yer olmasının yanında, Hz. Peygamberin, Müslümanları vaaz ve nasihatleri ile irşad ettiği, ilmek ilmek onların kalplerine ve gönüllerine ahlaki erdemleri yerleştirdiği bir ortam hâline gelmişti.<br />
<br />
Mescid-i Nebevi, Müslümanları gerek irşad gerekse irşadın bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz eğitim ve bilinçlendirme yönüyle ön planda olmuştur. Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber’in sohbet, vaaz ve hutbeleriyle iman, ahlak ve ibadet başta olmak üzere her konuda mescitte ondan istifade etmiş, ayrıca Suffe kısmında onun tedrisinden geçmiş, “meclisü’l-ilm” denilen Allah Resulü’nün derslerine katılarak birer ilim neferi olmuşlardır.<br />
<br />
Özellikle yoksul, bekâr ve kimi kimsesi olmayanlara bir barınak işlevi gören bu mekânda kendilerine yer bulan ilim âşıkları, ibadet etmenin yanında muallimlerin en güzeli Hz. Muhammed’in dizinin dibinde eğitim ve öğretime katılıyorlardı. Önceleri 10 civarı olan ancak zamanla sayıları 400’ü aşan bu ilim ve ibadet âşıklarına, kaldıkları yerin adına nispeten “ashab-ı suffe” denmiştir.<br />
<br />
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Arabistan Yarımadası gibi bir ortamda İslam’ın ilme verdiği değer sayesinde hayatın birçok alanında olduğu gibi eğitim sahasında da müthiş bir atılım gerçekleştirilmiştir. Burada Hz. Peygamberin gayreti en üst düzeyde olurken ona tabi olan ashabın ilim aşkı da her türlü zorlukları aşmalarına imkân tanımıştır. Örneğin suffe ashabının tek işi Kur’an’ı öğrenmek, anlamak ve anlatmak olmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır, onları “Ashab-ı Suffe; Peygamber dershanesinde, kendilerini ilme ve Allah yoluna adamış öğrenci kimselerdi.” şeklinde ifade etmiştir. (Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştiren: İsmail Karaçam vd., I-X, Azim Dağıtım, İstanbul, tsz. II, 227.)<br />
<br />
Nuaym el-İsfehani’nin, “Allah’ın her türlü dünya kirinden kurtardığı, fakirlere önder kıldığı, hikmet ehline dost eylediği, aileye ve dünya malına bağlanmayan, hiçbir alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı, az bulunur bir topluluktu.” diye tanımladığı ashab-ı suffe, ilim adına pek çok şeyden vazgeçebilmiştir.<br />
<br />
Mescid-i Nebevi’nin ve ashab-ı suffenin baş müderrisi Allah’ın Resulü idi. Bazen Muaz b. Cebel gibi sahabiler de burada ders verirdi. Hz. Peygamber bizzat suffe ashabının eğitim işleriyle ilgilenir ve ihtiyaçlarını karşılardı.<br />
<br />
Suffe ehlinin amacı İslam’ı, Allah’ın Resulü’nden öğrenmek ve öğretmekti. Allah Resulü’nden öğrendiklerini başkalarına tebliğ etmek de suffe ehlinin faaliyetleri arasındaydı. Bu nedenle Peygamberimizin komşu devletlere gönderdiği elçiler daha çok bu mektebin mensupları arasından seçilmekteydi. Çünkü Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizzat kendinden ilim almış, onun tedrisinden geçmiş olan bu seçkin kişiler, o dönemin üst düzey eğitim alan isimlerinden kabul edilmiştir. Hz. Peygamber onlardan elçiler seçmiş, valiler atamış, muallimler göndermiştir. Ashab-ı suffe arasından, yeni Müslüman olan kabilelere Kur’an ve dinî bilgiler öğretmek için muallimler görevlendirildiğine dair İslam tarihinde birçok örnek vardır. Nitekim Recî‘ ve Bi’r-i Maûne vakalarında haince şehit edilen yetmiş hafız ve âlim sahabi genelde bunlardandı ve görevleri yalnızca İslam dinini öğretmekti.<br />
<br />
Allah Resulü, mescitte uzun süre oturarak onlar ile uzun sohbetler eder, İslam dinini ve bu dinin emir ve yasaklarını ayrıntılarıyla onlara anlatırdı. Mescid-i Nebevi’de eğitim faaliyetlerinden sadece erkekler faydalanmaz, zaman zaman namazlara katılan kadınlar da istifade ederdi. Bir ara kadınlar, Hz. Peygamber’in kendilerine İslam’ı anlatması için özel zaman ayırmasını talep etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz onların bu taleplerini yerine getirmiş ve haftada bir veya iki kez onlara özel sohbet halkaları düzenlemişti. (Hanbel, Müsned, II, 145; Ebu Davud, Hudud, 11; Nesai, Kat‘u’s-Sarik, 8.)<br />
<br />
İslam’ın ilme ve eğitime önem verdiği ilk vahyin okumakla ilgili olduğu, kaleme yemin ile başlayan ayetler ile birçok ayette ilme ve okumaya vurgu yapıldığını görüyoruz. İnsanlığa rehber ve önder olarak gönderilen bu dinin peygamberinin dilinden yine ilme dair çok sayıda söz aktarılagelmiştir. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” sözüne muhatap olan Müslümanlar, eğitim ve öğretimde büyük çaba sarf etmişlerdir. Suffe ehli arasında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen ve Kurra olarak isimlendirilen nice örnek şahsiyet yetişmiştir. Suffe ehlini ayrıcalıklı kılan en önemli özelliklerden biri de Hz. Peygamber’in sohbetlerinin müdavimi olmaları, her vakit onun sohbetine katılmaları ve bu nedenlerle en çok hadis rivayet edenlerin onların arasından çıkmasına, ilim meşalesinin önderlerinin yine onlardan olmasına vesile olmuştur. Örneğin Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim, Huzeyfe b. Yeman, Musab b. Umeyr, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer, Bilal-i Habeşi, Ammar b. Yasir, Selman-ı Farisi, Süheyb-i Rumi, Ebu Zerr el-Gıfari, Ebu Hureyre, Übey b. Kâb, Ubade b. Samit, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mikdad b. Esved, Habbab b. Eret bunlardan bazılarıdır. Kaynaklarda suffe ehlinden olan 103 sahabinin ismi zikredilmektedir.<br />
<br />
Diğer taraftan İslam’ı öğrenmek veya tetkik etmek için gelen heyetlerin yanı sıra Medine’de tanıdıkları bulunmayan bazı topluluklar da çoğunlukla Suffe’de ağırlanıyordu. Mesela, İslam dinini öğrenmek amacıyla Medine’ye gelen Sakif heyeti, Mescid-i Nebevi’deki Suffe kısmında ağırlanmıştı. Bu vesileyle de onların, Kur’an dinlemeleri ve cemaatle kılınan namazı görmeleri sağlanmış oldu. (Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Vâkıdî el-Eslemî el-Medenî (ö. 207/823), Kitâbü’lMegâzî, nşr. Abbas el-Şibînî, I-III, Kahire 1948, III, 965.) Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’yi ibadetler başta olmak üzere, İslam ümmetinin maslahatına olan her türlü ictimai faaliyetlerin icrası için de kullanmıştır. Bu maslahatlardan biri de İslam’ı öğrenmek, araştırmak için Allah Resulü ile görüşmek üzere Medine’ye dışarıdan gelen elçi, heyet veya ziyaretçilerin Suffe’de ağırlanmasıydı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 487.)<br />
<br />
Yüce dinimiz, İslam’a davet ve Müslümanları irşad etme vazifesini Peygamber Efendimizden sonra ümmet-i Muhammed’in uhdesine bırakmıştır. Onun içindir ki bu ulvi vazifeyi din hizmetlerimizin en önemli unsuru hâline getirmek öncelikli gayelerimizden biri olmalıdır. Günümüz dünyasında İslam’ın davet ve irşad dilini güncelleyebilmenin, etkin ve verimli bir yöntem geliştirebilmenin yolları aranmalıdır. Değişen dünya şartlarında camilerimizi imar etmek, irşad ve irfan mektebi hâline getirmek, hayatın merkezine yeniden taşımak için neler yapılması gerektiğine dair fikir alışverişinde bulunmak ve bir yol haritası belirleyerek en kısa zamanda faaliyetlerimize hız vermek gerekir. Bu konuda en güzel örnek olarak önümüzde Hz. Peygamber dönemi uygulamaları ve Mescid-i Nebevi modeli durmaktadır.<br />
<br />
Camilerimizin, Mescid-i Nebevi ve içerisinde bulunan Suffe’nin icra ettiği fonksiyonlar açısından günümüz dünyasına hitap etmesi gerekmektedir. Belki o dönem itibarıyla Mescid-i Nebevi, Medine’de tek ibadet merkezi gibi görünse de Hz. Peygamber’in vefatına kadar birçok farklı görevi de yerine getirmiştir. Bu nedenle mescitlerimiz, bulunduğumuz yerlerde, köyümüzde, mahallemizde, ilçemizde ve şehrimizde alternatif faaliyetlerin gerçekleştirildiği mekânlar olmalıdır. Mescitlerimiz vaaz ve sohbetleriyle, cami dersleri ve ders halkalarıyla irşad faaliyetlerinde önemli bir yere sahip olmuştur. Ayrıca İslam’ın anlatıldığı ve öğretildiği Suffe benzeri eğitim merkezleri hâline getirilmelidir. Pek çok camimizde 4-6 yaş Kur’an Kursu başta olmak üzere yetişkinlere yönelik kurslarıyla, cami bünyesinde açılan gençlik merkezleriyle, her seviyeye hitap eden kütüphaneleriyle bu vazifeler ifa edilmeye çalışılmaktadır. Bu hizmetlerin daha da artırılarak devam etmesi, birleştiğimiz, beraber ibadet ettiğimiz, ilim tahsil ettiğimiz, sosyal projeler ürettiğimiz kadını erkeği, genci ve yaşlısıyla camilerimizin şehrin kalbi hâline gelmesine yardımcı olacaktır.<br />
<br />
Ayrıca bir muallim ve müderris olan Hz. Peygamber’in eğitim ve öğretimde uyguladığı metotların, en güzel verimin ve başarının elde edilebilmesi için mutlaka tatbik edilmesi gerekmektedir. Camilere gelen ilim taliplerine de Mescid-i Nebevi’nin müdavimi olan suffe ehlinde güzel örnekler vardır. Ashab-ı suffe, ilmin öncelikle Allah’ın rızasını kazanmak ve dinini sağlam bir şekilde öğrenmek adına yapılması, bu yolda her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanılması gerektiğini bizlere göstermiştir. Yine önemli bir örneklik de din hizmeti ve eğitimiyle uğraşan bizlere düşmektedir. İlim talebelerine maddi ve manevi destek olmak, zorlukları aşmalarına yardımcı olmak dinî bir gerekliliktir ve Allah Resulü’nün önemli bir sünneti ve seçkin ashabının mühim bir uygulamasıdır.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Doç. Dr. Selim ARGUN<br />
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bazen Bir Un Çuvalina Yenilir İnsan…]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=28728</link>
			<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 16:28:25 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=28728</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAZEN BİR UN ÇUVALINA YENİLİR İNSAN…</span></span><br />
<br />
Aslı var mıdır bilinmez, Osmanlı taşrasında evraklar arşivlenirken her ayın evrakı un çuvallarına konarak bir kenara kaldırılmaktadır, derler. Her çuvalın üzerine de o ayın adı, Recep, Şaban, Ramazan, Cemaziyülevvel, Cemaziyülahir, artık ay ne ise yazılırmış. Bir gün uyanık geçinen bir arşiv görevlisi Cemaziyülevvel torbasındaki evrakı arşivdeki sandığın içine boşaltıp kendine kimseler görmeden bu çuvaldan bir güzel kıyafet diktirmiş. Fakat ne yaptıysa kıyafetin bir yerindeki Cemaziyülevvel yazısını yok edememiş. Gel zaman git zaman yazıyı fark eden bir arkadaşı onun yaptığı hırsızlığı anlamış, evet anlamış anlamasına ama işlediği kabahati yüzüne vurmamak ve onu mahcup etmemek için olsa gerek bir şey söylememiş. Ne de olsa bir hırsızlık ve yüz kızartıcı suç olduğundan bu çirkin olayın üstünü örtmesinin uygun olacağını düşünmüş. Günler günleri kovalamış, yetim malı nedir bilmeyen, bu münasebetsiz eli uzun adam, emanete ehil olmadığını kimseler anlamadan onun amiri oluvermiş. Amir olunca hırsızlığına bir de kibrini eklemiş. Bir kere gücü eline geçiren Bay Cemaziyülevvel, arkadaşını her fırsatta ezmek ister, hakkı olmadığı hâlde onu rencide edermiş. Sonunda kendine reva görülen bu muameleye dayanamayan memur, eski dostuna, “Nedir bu yaptığın? Ben senin Cemaziyülevvelini bilirim.” diye çıkışmış. Böylece onun hiç de dürüst biri olmadığını ona hatırlatmak istemiş, belki yüzü kızarır da bu yaptıklarından vazgeçer diye... Adam iflah olmamış ama sonunda bu söz, onun yaptıkları ile beraber kulaktan kulağa yayılmış, artık geçmişte çirkin işler yapanlara söylenen bir mesel hâlini almış.<br />
Kaderin garip cilvesine bakın ki bazen bir un çuvalı, kötü niyetli insanların kötülüklerini böyle ifşa eder ve yanlışta ısrar edenleri el içine çıkamaz hâle getirir. Kenafir gözlü, kara vicdanlı bu insanlar bazen bir un çuvalına yenik düşerler. Hicri ikinci yılda da birkaç un çuvalının şehadeti, putperest Mekke emirini gülünç duruma düşürmüştür. “Sevik Gazvesi” yahut daha Türkçesi ile “kavrulmuş un savaşı” adı verilen bu olayda birkaç un çuvalı, azametli ve kibirli Ebu Süfyan’ı Mekke’de sokağa çıkamayacak hâle getirmiştir. Ebu Süfyan, Medine’deki Müslümanlara karşı Yahudi Nadir oğullarından Sellam bin Mişkem ile iş birliği yaparak Medine’ye yakın bölgelerdeki Müslümanları taciz etmek istemiş, iki Müslümanı öldürmüş, evlerini ve hurmalıklarını ateşe vermiştir. Allah Resulü bunu haber alınca Medine’de kendi yerine Ebu Lubabe’yi vekil bırakarak iki yüz kişilik bir müfrezeyle onun üzerine yürümüştür. Allah Resulü’nün, kendisi üzerine geldiğini haber alan Ebu Süfyan, beraberindeki un çuvallarını atarak yükünü hafifletip korku içinde Mekke’ye dönmüştür. Mekkeli Müşrikler, gücünü her daim hissettirmek isteyen ve hava atmaya bayılan emirin, un çuvallarını atarak soluğu Mekke’de almasına pek eğlenmişler, ava giderken kendi av olan emir, bütün karizmasını yitirmiştir. (İbn Hibban, Kitabü’s-sikat, 1/211.)<br />
Un çuvalının bir başka şehadeti, takvimler hicretin beşinci ya da altıncı yılını göstermekteyken gerçekleşmiştir. Olay yeri yine Medine’dir. Zafer oğullarından Tume bin Übeyrik, yanına oğulları Bişr, Mübeşşir ve Büşeyr’i alarak gizlice Sahabi Rifaa b. Zeyd’in evinin kilerine girmiş, içinde zırh ve silahların da bulunduğu unla dolu bir çuvalı sırtlanıp kaçmışlardır. Bu çeteye hırsız kardeşlerin kuzeni Üseyr b. Urve de yardım etmiştir. Üstelik bunlar sureta Müslüman görünmektedirler. Çuvalı götürürken onların fark edemedikleri ise çuvaldaki deliktir. Çuvalı evlerine götürürken delikten dökülen unu takip eden Rifaa’nın yeğeni Katade b. Numan, bu işe kimlerin karıştığını tespit etmiş bilahare Allah Resulü’nün huzuruna çıkarak amcası Rifaa adına Tume ve çetesinden şikâyetçi olmuştur. Ne var ki hırsızlardan ağzı iyi laf yapan Üseyr, Zafer oğullarının onurlu bir aile olduğunu ve iftiraya uğradıklarını dile getirerek Hz. Peygamber’i etkilemek istemiştir. Böylece Nebi (s.a.s.), müşteki Katade ve Rifaa’ya bir an kızacak gibi olmuştur. O sırada Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber’i ayetle ikaz ederek “Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.” (Nisa, 4/107.) ayetini vahyetmiştir. Sonuçta iyice sıkışan çete, suçu Medine’deki Lebid b. Sehl adındaki bir Yahudi’ye yıkmak istemiştir. (Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, 4/55.) Bir dizi inen ayetle (Nisa, 4/108, 109, 112-114.) iyice foyaları ortaya çıkınca ne yapacaklarını şaşırmışlar, elebaşı Tume Mekke’ye kaçarak Sülafe bint Sa’d adında kötü bir kadının evine sığınmıştır. Hassan b. Sabit, Tume’yi şu sözlerle hicvetmiştir:<br />
Sa’d’ın kızı, şu hırsız Tume’yi Mekke’de konuk etmiş bak hele!<br />
[İki çıplak bir hamama yakışır] sabahı etmişler aynı yerde…<br />
[Ah Sahtekârlar!] Yaptıklarınız hiç ortaya çıkmayacak sandınız herhâlde!<br />
Unuttunuz tabii, vahyi alan Peygamber bizimle.<br />
Bu şiir, kadının kulağına gelince “Bana hiçbir hayrın yok, bir de senin yüzünden Peygamber’in şairi Hassan b. Sabit’in diline düştük.” diyerek pılı pırtıyı toplayıp Tume’yi kapı dışarı etmiştir. Mekke’de kendine sığınacak yer bulamayan Tume oradan ayrılıp Hayber’e gitmiş, Yahudilere sığınmıştır. Fakat orada da rahat durmamış, hırsızlık yapmak niyetiyle girmeye çalıştığı bir evin duvarının, üzerine çökmesiyle tahtalıköyü boylamıştır. (Kurtubi, Tefsir, 5/375.)<br />
Hayat böyledir işte… Bazen hak, bir un çuvalı ile tecelli eder ve hainlerin Cemaziyülevvelini ifşa eder. Tume olayında olduğu gibi bazı hainlerin ihaneti ise ayetle de tescil edilir. Dünyasını kaybettiği gibi ahiretini de kaybeden Tume misali… (Nisa, 4/115.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyanet Aylık Dergi</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ<br />
Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAZEN BİR UN ÇUVALINA YENİLİR İNSAN…</span></span><br />
<br />
Aslı var mıdır bilinmez, Osmanlı taşrasında evraklar arşivlenirken her ayın evrakı un çuvallarına konarak bir kenara kaldırılmaktadır, derler. Her çuvalın üzerine de o ayın adı, Recep, Şaban, Ramazan, Cemaziyülevvel, Cemaziyülahir, artık ay ne ise yazılırmış. Bir gün uyanık geçinen bir arşiv görevlisi Cemaziyülevvel torbasındaki evrakı arşivdeki sandığın içine boşaltıp kendine kimseler görmeden bu çuvaldan bir güzel kıyafet diktirmiş. Fakat ne yaptıysa kıyafetin bir yerindeki Cemaziyülevvel yazısını yok edememiş. Gel zaman git zaman yazıyı fark eden bir arkadaşı onun yaptığı hırsızlığı anlamış, evet anlamış anlamasına ama işlediği kabahati yüzüne vurmamak ve onu mahcup etmemek için olsa gerek bir şey söylememiş. Ne de olsa bir hırsızlık ve yüz kızartıcı suç olduğundan bu çirkin olayın üstünü örtmesinin uygun olacağını düşünmüş. Günler günleri kovalamış, yetim malı nedir bilmeyen, bu münasebetsiz eli uzun adam, emanete ehil olmadığını kimseler anlamadan onun amiri oluvermiş. Amir olunca hırsızlığına bir de kibrini eklemiş. Bir kere gücü eline geçiren Bay Cemaziyülevvel, arkadaşını her fırsatta ezmek ister, hakkı olmadığı hâlde onu rencide edermiş. Sonunda kendine reva görülen bu muameleye dayanamayan memur, eski dostuna, “Nedir bu yaptığın? Ben senin Cemaziyülevvelini bilirim.” diye çıkışmış. Böylece onun hiç de dürüst biri olmadığını ona hatırlatmak istemiş, belki yüzü kızarır da bu yaptıklarından vazgeçer diye... Adam iflah olmamış ama sonunda bu söz, onun yaptıkları ile beraber kulaktan kulağa yayılmış, artık geçmişte çirkin işler yapanlara söylenen bir mesel hâlini almış.<br />
Kaderin garip cilvesine bakın ki bazen bir un çuvalı, kötü niyetli insanların kötülüklerini böyle ifşa eder ve yanlışta ısrar edenleri el içine çıkamaz hâle getirir. Kenafir gözlü, kara vicdanlı bu insanlar bazen bir un çuvalına yenik düşerler. Hicri ikinci yılda da birkaç un çuvalının şehadeti, putperest Mekke emirini gülünç duruma düşürmüştür. “Sevik Gazvesi” yahut daha Türkçesi ile “kavrulmuş un savaşı” adı verilen bu olayda birkaç un çuvalı, azametli ve kibirli Ebu Süfyan’ı Mekke’de sokağa çıkamayacak hâle getirmiştir. Ebu Süfyan, Medine’deki Müslümanlara karşı Yahudi Nadir oğullarından Sellam bin Mişkem ile iş birliği yaparak Medine’ye yakın bölgelerdeki Müslümanları taciz etmek istemiş, iki Müslümanı öldürmüş, evlerini ve hurmalıklarını ateşe vermiştir. Allah Resulü bunu haber alınca Medine’de kendi yerine Ebu Lubabe’yi vekil bırakarak iki yüz kişilik bir müfrezeyle onun üzerine yürümüştür. Allah Resulü’nün, kendisi üzerine geldiğini haber alan Ebu Süfyan, beraberindeki un çuvallarını atarak yükünü hafifletip korku içinde Mekke’ye dönmüştür. Mekkeli Müşrikler, gücünü her daim hissettirmek isteyen ve hava atmaya bayılan emirin, un çuvallarını atarak soluğu Mekke’de almasına pek eğlenmişler, ava giderken kendi av olan emir, bütün karizmasını yitirmiştir. (İbn Hibban, Kitabü’s-sikat, 1/211.)<br />
Un çuvalının bir başka şehadeti, takvimler hicretin beşinci ya da altıncı yılını göstermekteyken gerçekleşmiştir. Olay yeri yine Medine’dir. Zafer oğullarından Tume bin Übeyrik, yanına oğulları Bişr, Mübeşşir ve Büşeyr’i alarak gizlice Sahabi Rifaa b. Zeyd’in evinin kilerine girmiş, içinde zırh ve silahların da bulunduğu unla dolu bir çuvalı sırtlanıp kaçmışlardır. Bu çeteye hırsız kardeşlerin kuzeni Üseyr b. Urve de yardım etmiştir. Üstelik bunlar sureta Müslüman görünmektedirler. Çuvalı götürürken onların fark edemedikleri ise çuvaldaki deliktir. Çuvalı evlerine götürürken delikten dökülen unu takip eden Rifaa’nın yeğeni Katade b. Numan, bu işe kimlerin karıştığını tespit etmiş bilahare Allah Resulü’nün huzuruna çıkarak amcası Rifaa adına Tume ve çetesinden şikâyetçi olmuştur. Ne var ki hırsızlardan ağzı iyi laf yapan Üseyr, Zafer oğullarının onurlu bir aile olduğunu ve iftiraya uğradıklarını dile getirerek Hz. Peygamber’i etkilemek istemiştir. Böylece Nebi (s.a.s.), müşteki Katade ve Rifaa’ya bir an kızacak gibi olmuştur. O sırada Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber’i ayetle ikaz ederek “Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.” (Nisa, 4/107.) ayetini vahyetmiştir. Sonuçta iyice sıkışan çete, suçu Medine’deki Lebid b. Sehl adındaki bir Yahudi’ye yıkmak istemiştir. (Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, 4/55.) Bir dizi inen ayetle (Nisa, 4/108, 109, 112-114.) iyice foyaları ortaya çıkınca ne yapacaklarını şaşırmışlar, elebaşı Tume Mekke’ye kaçarak Sülafe bint Sa’d adında kötü bir kadının evine sığınmıştır. Hassan b. Sabit, Tume’yi şu sözlerle hicvetmiştir:<br />
Sa’d’ın kızı, şu hırsız Tume’yi Mekke’de konuk etmiş bak hele!<br />
[İki çıplak bir hamama yakışır] sabahı etmişler aynı yerde…<br />
[Ah Sahtekârlar!] Yaptıklarınız hiç ortaya çıkmayacak sandınız herhâlde!<br />
Unuttunuz tabii, vahyi alan Peygamber bizimle.<br />
Bu şiir, kadının kulağına gelince “Bana hiçbir hayrın yok, bir de senin yüzünden Peygamber’in şairi Hassan b. Sabit’in diline düştük.” diyerek pılı pırtıyı toplayıp Tume’yi kapı dışarı etmiştir. Mekke’de kendine sığınacak yer bulamayan Tume oradan ayrılıp Hayber’e gitmiş, Yahudilere sığınmıştır. Fakat orada da rahat durmamış, hırsızlık yapmak niyetiyle girmeye çalıştığı bir evin duvarının, üzerine çökmesiyle tahtalıköyü boylamıştır. (Kurtubi, Tefsir, 5/375.)<br />
Hayat böyledir işte… Bazen hak, bir un çuvalı ile tecelli eder ve hainlerin Cemaziyülevvelini ifşa eder. Tume olayında olduğu gibi bazı hainlerin ihaneti ise ayetle de tescil edilir. Dünyasını kaybettiği gibi ahiretini de kaybeden Tume misali… (Nisa, 4/115.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyanet Aylık Dergi</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ<br />
Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ömür Ve Rizkin Bereket Kaynaği: Sila-İ Rahim]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=28727</link>
			<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 16:26:44 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=28727</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖMÜR VE RIZKIN BEREKET KAYNAĞI: SILA-İ RAHİM</span></span><br />
<br />
<br />
“…Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa akraba ilişkilerini sürdürsün...”<br />
<br />
(Buhari, Edeb, 85 [6138].)<br />
<br />
<br />
Sözlükte “bağ, ilişki” anlamına gelen “sıla” kelimesi ile “ana rahmi” anlamına gelen “rahim” kelimelerinden oluşan “sıla-i rahim” terim olarak “kan bağı ve evlenme yoluyla oluşan akrabalık bağlarını yaşatma, onlarla ilişkiyi sürdürme, onların haklarını gözetme, onlara ilgi gösterme, iyilik ve yardımda bulunma, ziyaret etme” şeklinde açıklanmaktadır. Akrabalar için “zü’l-erham, ulü’l-erham” tabirleri kullanılır. Akrabalık görevlerini ihmal etmek veya akrabalara kötü davranmak ise “kat‘-ı rahim” tabiriyle ifade edilmektedir. (Mustafa Çağrıcı, “Sıla-i Rahim”, TDV İslam Ansiklopedisi, 37/112-113.)<br />
Rahim ile cenin arasında nasıl “kordon” diye bilinen maddi bir bağ var ise doğduktan sonra da akrabalar arasında manevi bir bağ söz konusudur. Cenin için kordonun ne kadar hayati önemi varsa Müslüman birey için de sıla-i rahim o denli önemlidir. (Hadislerle İslam, 4/193.) Buna göre akrabalık bağını kesen kişi, can çekişmeye başlayan bir “cenin” gibidir. Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden olan “Rahman” ve “Rahim” (Fatiha, 1/2.) ile “rahmet” ve “rahim” aynı kökten gelir. Bu da Yüce Allah’ın merhametinin kuşatıcılığını ve sürekliliğini göstermektedir. Ayrıca Rabbimiz, “Rahim” ismini Sevgili Peygamberimizin, ümmetine olan şefkatini ifade etmek üzere ona verilen sıfatlardan birisi olarak kullanmıştır. (Tevbe, 9/128.) Bu da Hz. Peygamber’in, ümmetine olan şefkat ve düşkünlük derecesini ifade etmektedir. Yüce Allah bir kutsi hadiste şöyle buyurmaktadır: “Ben Allah’ım, ben Rahman’ım, rahmi (akrabalığı) ben yarattım, ona kendi ismimden türeyen bir isim verdim. Artık akrabalık ilişkisini sürdürenle ben de ilişkimi sürdürür, onunla ilişkiyi kesenle ben de ilişkimi keserim.” (Tirmizi, Birr, 9 [1907].)<br />
Rahim kelimesi ağaç köklerinin birbirine sıkı bir şekilde sarılmasına da benzetilmiştir (Buhari, Edeb, 13 [5988].) Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde sıla-i rahim emredilmekte, bunun ihmal edilmesi ise yasaklanmaktadır. (Bakara, 2/27, 83, 177, 215; Nisa, 4/1, 36; Rad, 13/21, 25; Nahl, 16/90; İsra, 17/26; Nur, 24/22; Rum, 30/38; Muhammed, 47/22.) Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90.)<br />
Bir adam Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek: “Bana, cennete girmemi sağlayacak ve beni cehennemden uzaklaştıracak bir amel/davranış söyle!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’a kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın; namazını dosdoğru kılar zekâtını verirsin ve akrabanı görüp gözetirsin.” buyurdu. Bu adam oradan ayrılıp gidince Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer bu emredilenlere uyarsa cennete girer.” (Müslim, İman, 14 [13]; Buhari, Zekât, 1 [1396]; Edeb, 10 [5983].)<br />
İslam’da görev ve sorumluluklar, en yakından uzağa doğru genişler. (Şuara, 26/214; Buhari, Edeb, 2 [5971]; Müslim, Birr, 1 [2548].) Bu çerçevede ilk sırada anne baba, eş, çocuk ve torunlar, kardeşler, yakın ve uzak akraba ile komşular gelir. Yüce Rabbimiz “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya iyilik edin...” (Nisa, 4/36.) ayetiyle akrabalarımıza iyilik yapmamızı emrediyor. Başta aile fertlerimiz olmak üzere amcalarımız, halalarımız, dayılarımız, teyzelerimiz ve bunların çocukları yakın akrabamızdır. Onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamak bizim görevimizdir. Onlara yapacağımız iyilik, onların ihtiyaç durumlarına, bizim de gücümüze göre değişir. Bu yardımların yanında zaman zaman kendilerini ziyaret etmek, telefonla da olsa hatırlarını sormak, sevinç ve kederlerine ortak olup onlar için dua etmek onlara karşı görevimizdir.<br />
Akrabalarımız bize her zaman iyi davranmayabilir, yaptığımız iyiliklere karşı bazen aynı şekilde karşılık vermeyebilirler. Ancak bizler inancımızın gereği olarak onlara iyi davranmaya çalışmalıyız. Nitekim atalarımız; “İyilik yap denize at; balık bilmezse Halık (yaratıcı) bilir.” demişlerdir. Zira yapılan iyilikleri Rabbimiz kesinlikle karşılıksız bırakmayacaktır. (Hud, 11/115.)<br />
Ashab-ı kiramdan biri Peygamberimize gelerek “Ya Resulallah! Benim akrabam var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum, onlar bana gelip gitmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlar ise bana kaba davranıyorlar.” dedi. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer dediğin gibi isen onlara (sanki) sıcak kül yutturmuş oluyorsun. Sen böyle davrandıkça Allah’ın yardımı seninle beraberdir.” (Müslim, Birr, 22 [2558].)<br />
Akrabamızın kötülüğüne iyilikle, kabalığına incelik ve nezaketle cevap vermemiz en doğru davranıştır. Zira iyiliğe karşı iyilik her kişinin kârı, kötülüğe karşı iyilik ise er kişinin kârıdır. Bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34.)<br />
Akrabalarla iyi ilişkiler kurmakta maddi ve manevi birçok fayda vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını (bereketlenmesini) isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin!” (Buhari, Edeb, 12 [5986]; Müslim, Birr, 20 [2557].) Sadaka vermek malı bereketlendirdiği gibi (Müslim, Birr, 69 [2588].) sıla-i rahim de ömrümüzü bereketlendirir.<br />
Din farkı olsa bile akrabalarla ilişkiyi kesmemek gerekir. Nitekim Hz. Ebu Bekir’in hanımı henüz İslam’ı kabul etmemiş iken kızı Esma’yı ziyarete gitmişti. Hz. Esma da Peygamberimize gelerek “Ya Resulallah! Annem, Müslüman olmadığı hâlde beni ziyarete gelmiş. Ona ikramda bulunabilir miyim?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Evet, annene iyi davran!” (Buhari, Hibe, 29 [2620]; Müslim, Zekât, 50 [1003].) Akrabalık bağlarını korumak Allah’ın rızasını ve cenneti kazandırdığı gibi (Buhari, Zekât, 1 [1396]; Müslim, İman, 14 [13].) onlarla ilişkiyi kesmek cennetten mahrum bırakır. (Buhari, Edeb, 11 [5984]; Müslim, Birr, 18-19 [2556].)<br />
Kişi, anne babasına iyilik yaptığı gibi onların dost ve akrabalarına da iyilik yapmalıdır. Zira onların yakınlarına ikramda bulunmak, onlara ikram anlamına gelmektedir. Bu durum onların vefatlarından sonra bile geçerlidir. (Ebu Davud, Edeb, 120 [5142].)<br />
Yazımıza bir hadis mealiyle son vermek istiyorum: “Ey insanlar! Selamı yayın, yemek yedirin, akrabanızı görüp gözetin, herkes uyurken gece namaz kılın ki selametle cennete giresiniz.” (İbn Mace, Et’ime, 1 [3251].)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyanet Aylık Dergi</span></span><br />
<br />
Dr. Ahmet OĞUZ<br />
Suudi Arabistan Cidde Din Hizmetleri Ataşesi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖMÜR VE RIZKIN BEREKET KAYNAĞI: SILA-İ RAHİM</span></span><br />
<br />
<br />
“…Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa akraba ilişkilerini sürdürsün...”<br />
<br />
(Buhari, Edeb, 85 [6138].)<br />
<br />
<br />
Sözlükte “bağ, ilişki” anlamına gelen “sıla” kelimesi ile “ana rahmi” anlamına gelen “rahim” kelimelerinden oluşan “sıla-i rahim” terim olarak “kan bağı ve evlenme yoluyla oluşan akrabalık bağlarını yaşatma, onlarla ilişkiyi sürdürme, onların haklarını gözetme, onlara ilgi gösterme, iyilik ve yardımda bulunma, ziyaret etme” şeklinde açıklanmaktadır. Akrabalar için “zü’l-erham, ulü’l-erham” tabirleri kullanılır. Akrabalık görevlerini ihmal etmek veya akrabalara kötü davranmak ise “kat‘-ı rahim” tabiriyle ifade edilmektedir. (Mustafa Çağrıcı, “Sıla-i Rahim”, TDV İslam Ansiklopedisi, 37/112-113.)<br />
Rahim ile cenin arasında nasıl “kordon” diye bilinen maddi bir bağ var ise doğduktan sonra da akrabalar arasında manevi bir bağ söz konusudur. Cenin için kordonun ne kadar hayati önemi varsa Müslüman birey için de sıla-i rahim o denli önemlidir. (Hadislerle İslam, 4/193.) Buna göre akrabalık bağını kesen kişi, can çekişmeye başlayan bir “cenin” gibidir. Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden olan “Rahman” ve “Rahim” (Fatiha, 1/2.) ile “rahmet” ve “rahim” aynı kökten gelir. Bu da Yüce Allah’ın merhametinin kuşatıcılığını ve sürekliliğini göstermektedir. Ayrıca Rabbimiz, “Rahim” ismini Sevgili Peygamberimizin, ümmetine olan şefkatini ifade etmek üzere ona verilen sıfatlardan birisi olarak kullanmıştır. (Tevbe, 9/128.) Bu da Hz. Peygamber’in, ümmetine olan şefkat ve düşkünlük derecesini ifade etmektedir. Yüce Allah bir kutsi hadiste şöyle buyurmaktadır: “Ben Allah’ım, ben Rahman’ım, rahmi (akrabalığı) ben yarattım, ona kendi ismimden türeyen bir isim verdim. Artık akrabalık ilişkisini sürdürenle ben de ilişkimi sürdürür, onunla ilişkiyi kesenle ben de ilişkimi keserim.” (Tirmizi, Birr, 9 [1907].)<br />
Rahim kelimesi ağaç köklerinin birbirine sıkı bir şekilde sarılmasına da benzetilmiştir (Buhari, Edeb, 13 [5988].) Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde sıla-i rahim emredilmekte, bunun ihmal edilmesi ise yasaklanmaktadır. (Bakara, 2/27, 83, 177, 215; Nisa, 4/1, 36; Rad, 13/21, 25; Nahl, 16/90; İsra, 17/26; Nur, 24/22; Rum, 30/38; Muhammed, 47/22.) Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90.)<br />
Bir adam Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek: “Bana, cennete girmemi sağlayacak ve beni cehennemden uzaklaştıracak bir amel/davranış söyle!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’a kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın; namazını dosdoğru kılar zekâtını verirsin ve akrabanı görüp gözetirsin.” buyurdu. Bu adam oradan ayrılıp gidince Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer bu emredilenlere uyarsa cennete girer.” (Müslim, İman, 14 [13]; Buhari, Zekât, 1 [1396]; Edeb, 10 [5983].)<br />
İslam’da görev ve sorumluluklar, en yakından uzağa doğru genişler. (Şuara, 26/214; Buhari, Edeb, 2 [5971]; Müslim, Birr, 1 [2548].) Bu çerçevede ilk sırada anne baba, eş, çocuk ve torunlar, kardeşler, yakın ve uzak akraba ile komşular gelir. Yüce Rabbimiz “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya iyilik edin...” (Nisa, 4/36.) ayetiyle akrabalarımıza iyilik yapmamızı emrediyor. Başta aile fertlerimiz olmak üzere amcalarımız, halalarımız, dayılarımız, teyzelerimiz ve bunların çocukları yakın akrabamızdır. Onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamak bizim görevimizdir. Onlara yapacağımız iyilik, onların ihtiyaç durumlarına, bizim de gücümüze göre değişir. Bu yardımların yanında zaman zaman kendilerini ziyaret etmek, telefonla da olsa hatırlarını sormak, sevinç ve kederlerine ortak olup onlar için dua etmek onlara karşı görevimizdir.<br />
Akrabalarımız bize her zaman iyi davranmayabilir, yaptığımız iyiliklere karşı bazen aynı şekilde karşılık vermeyebilirler. Ancak bizler inancımızın gereği olarak onlara iyi davranmaya çalışmalıyız. Nitekim atalarımız; “İyilik yap denize at; balık bilmezse Halık (yaratıcı) bilir.” demişlerdir. Zira yapılan iyilikleri Rabbimiz kesinlikle karşılıksız bırakmayacaktır. (Hud, 11/115.)<br />
Ashab-ı kiramdan biri Peygamberimize gelerek “Ya Resulallah! Benim akrabam var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum, onlar bana gelip gitmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlar ise bana kaba davranıyorlar.” dedi. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer dediğin gibi isen onlara (sanki) sıcak kül yutturmuş oluyorsun. Sen böyle davrandıkça Allah’ın yardımı seninle beraberdir.” (Müslim, Birr, 22 [2558].)<br />
Akrabamızın kötülüğüne iyilikle, kabalığına incelik ve nezaketle cevap vermemiz en doğru davranıştır. Zira iyiliğe karşı iyilik her kişinin kârı, kötülüğe karşı iyilik ise er kişinin kârıdır. Bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34.)<br />
Akrabalarla iyi ilişkiler kurmakta maddi ve manevi birçok fayda vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını (bereketlenmesini) isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin!” (Buhari, Edeb, 12 [5986]; Müslim, Birr, 20 [2557].) Sadaka vermek malı bereketlendirdiği gibi (Müslim, Birr, 69 [2588].) sıla-i rahim de ömrümüzü bereketlendirir.<br />
Din farkı olsa bile akrabalarla ilişkiyi kesmemek gerekir. Nitekim Hz. Ebu Bekir’in hanımı henüz İslam’ı kabul etmemiş iken kızı Esma’yı ziyarete gitmişti. Hz. Esma da Peygamberimize gelerek “Ya Resulallah! Annem, Müslüman olmadığı hâlde beni ziyarete gelmiş. Ona ikramda bulunabilir miyim?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Evet, annene iyi davran!” (Buhari, Hibe, 29 [2620]; Müslim, Zekât, 50 [1003].) Akrabalık bağlarını korumak Allah’ın rızasını ve cenneti kazandırdığı gibi (Buhari, Zekât, 1 [1396]; Müslim, İman, 14 [13].) onlarla ilişkiyi kesmek cennetten mahrum bırakır. (Buhari, Edeb, 11 [5984]; Müslim, Birr, 18-19 [2556].)<br />
Kişi, anne babasına iyilik yaptığı gibi onların dost ve akrabalarına da iyilik yapmalıdır. Zira onların yakınlarına ikramda bulunmak, onlara ikram anlamına gelmektedir. Bu durum onların vefatlarından sonra bile geçerlidir. (Ebu Davud, Edeb, 120 [5142].)<br />
Yazımıza bir hadis mealiyle son vermek istiyorum: “Ey insanlar! Selamı yayın, yemek yedirin, akrabanızı görüp gözetin, herkes uyurken gece namaz kılın ki selametle cennete giresiniz.” (İbn Mace, Et’ime, 1 [3251].)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyanet Aylık Dergi</span></span><br />
<br />
Dr. Ahmet OĞUZ<br />
Suudi Arabistan Cidde Din Hizmetleri Ataşesi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şükür: Kulluğun İfadesi]]></title>
			<link>https://rt3.biz/showthread.php?tid=28726</link>
			<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 16:24:59 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rt3.biz/member.php?action=profile&uid=8">Afyonlu-Raşit</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rt3.biz/showthread.php?tid=28726</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞÜKÜR: KULLUĞUN İFADESİ</span></span><br />
<br />
“Hani Rabbiniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.”<br />
(İbrahim, 14/7.)<br />
<br />
<br />
Kur’an’da en çok vurgulanan dinî kavramlardan biri olan şükür, insanın hem dili hem kalbi hem de hâl ve hareketleriyle Rabbiyle kurduğu bağını, O’na karşı minnet ve teslimiyetini ifade eden bir kavramdır. Sahip olunan imkânların değerini bilmek, bunları vereni ve asıl sahibini unutmamak ve bütün bu imkânları gereğince kullanmak şükür kavramının anlam alanına dâhildir.<br />
Günlük dilde kullandığımız “elhamdülillah”, “çok şükür” gibi ifadeler, şükrün en yalın ifadeleri olarak tavsif edilebilir. Güzel bir haber aldığımızda veya nasıl olduğumuz sorulduğunda söylediğimiz bu tür ifadeler bazen bilinçli olarak bazen de alışkanlık gereği dökülüverir dilimizden. Kötü bir hâlde olduğumuz ve karşımızdakinin haberdar olmasını istemediğimiz zamanlarda da ifade ettiğimiz bu sözler, içinde bulunduğumuz olumsuz duruma rağmen bilinçli olarak söyleniyorsa şükrümüzün ifadesi olarak son derece anlamlıdır. Zira bu, her hâl ve şartta Allah’a hamdolsun diyebilmenin, sadece varlıkta değil yoklukta da gösterilecek bir teslimiyetin ifadesi olacaktır.<br />
Allah’a karşı şükrümüzü ifade edebilmenin pek çok yolu vardır. Bu anlamda şükür, hayatın her yönünü kuşatan, her hâlimizle ilişkisi olan bir kavramdır aslında. Örneğin şükür, sabırla da bağlantılı bir erdemdir aynı zamanda. Hayatın farklı yönleriyle sınanan insan, varlık yanında yoklukla da yüzleşebilmektedir. Bu durumlarda gösterilecek direnç ve teslimiyet bir sabır ifadesi olacaktır. Başa gelen sıkıntı ve dertler karşısında dik durabilmenin bir adım ötesi ise bu hâl ve şartlar altında da şükredebilmektir. Zira içinde bulunduğumuz kötü şartlardan daha kötüsü de başımıza gelebilirdi veya bizden daha kötü durumda olan insanlar da vardır elbette. Bu yönüyle hayat, sabır ile şükrün bir arada bulunmasını gerektirecek farklı yönleriyle karşılayabilmektedir bizi.<br />
Şükrün ilişkili olduğu önemli kavramlardan biri de kanaattir. Zira kanaat, elindeki imkânlar sınırlı olsa da insanın, sahip olduklarının kıymetini bilmesi, bunları yeterli ve değerli görüp şükredebilmesi, Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük etmemesi gibi erdemleri ifade eder. Kişinin, kendisinden daha iyi durumda olanlara bakarak mutsuz ve şükürsüz olmasını değil, az da olsa sahip olduğu helal nimetlere şükredebilmesini ifade eder. Hz. Peygamber’in, “Zenginlik, mal çokluğu değil gönül tokluğudur.” şeklindeki beyanı (Buhari, Rikak, 15.), kanaatkârlığın güzel bir ifadesidir. Hakiki anlamda kanaatkârlık ve şükür, eldeki imkânların değerini bilmeyi, sahip olduklarımız ne kadar çok olsa da harcarken itidalli olmayı; gösteriş, lüks ve israftan kaçınmayı gerektirir. (Cafer Sadık Yaran, Müslümanın Edinmesi Gereken Ahlaki Erdemler, Ankara: DİB Yayınları, 2018, s. 189-190.) Bu anlamda; sürekli moda peşinde koşmak, marka ve model bağımlısı olmak, ihtiyaç olmadığı hâlde sürekli yenisiyle değiştirme takıntısına kapılmak doyumsuzluğun ve şükürsüzlüğün göstergesidir ne yazık ki! Ve ne yazık ki az veya çok, çoğumuzun müptela olduğu hastalıklardır bunlar.<br />
Şükrün sıkı sıkıya ilişkili olduğu diğer kavramlar ise ibadet ve kulluktur. Zira verdiği nimetlerden dolayı kulun Allah’a minnettarlık duyması, bunu sözleri ve amelleriyle göstermesi anlamında şükür Kur’an’da, kulluğun bir gereği olarak değerlendirilmiştir. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, 3/305.) Bizlere verilen fakat saymaya kalksak sayamayacağımız kadar çok olan nimetlerin (Nahl, 16/18.) şükrü için sadece sözlü ifade yeterli olmayacaktır elbette. Allah’a kulluk ve ibadet için yaratılışımızın gereği olarak O’nun rızasına uygun yaşamak; namaz, oruç, zekât ve hac gibi farzlar yanında, infak, sadaka ve diğer nafile ibadetlerle de hemhâl olabilmek şükrümüzün gereğidir. Çok ibadet etmesini Allah’a şükreden bir kul olma arzusuyla açıklayan Hz. Peygamber’in bu tutumu, şükür ve ibadet ilişkisinin somut bir örneğidir. (Buhari, Teheccüd, 6.)<br />
Toprağa ektiğimiz tohumun yeşerip ürün vermesinde, içebileceğimiz tatlı suyun gökyüzünden inmesinde, ateşin kaynağı olan ağaçların yetişmesinde ve daha sayamadığımız nice nimetlerde bütün bunların sahibi olan Yüce Allah’ı anmayı ve O’na şükretmeyi gerektiren deliller vardır. (Vakıa, 56/63-74.) O hâlde bizler: “Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin!” (Bakara, 2/152.) buyrulduğu üzere her daim şükür hâlinde olabilmenin; “Eğer siz şükreder ve iman ederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (Nisa, 4/147.) buyruğu gereği iman ve şükürle korunmanın gayretinde olmalıyız. Bu sayede Yüce Allah’ın, yaptığımız az amele çok karşılık vermesi (Nesefi, Medariku’t-tenzil, 1/409.), işlerimizi bereketlendirmesi ve ihsanını artırması suretiyle şükrümüzün karşılığını vereceğine gönülden inanmalıyız.<br />
Maddi imkânlar itibarıyla bizden iyi durumda olanlara bakmak bizi mutsuz ve şükürsüz yapacağı gibi bizden daha kötü durumda olanlara bakmak da elimizdekilerin değerini bilmeye ve şükretmeye vesile olacaktır. (Müslim, Zühd, 9.) Aslında şükretmeyi sadece maddi imkânlar ve konfor açısından değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Zira maddi anlamda hiçbir şeye sahip olmasa bile imanla şereflenmiş olması, sağlığının yerinde olması, aldığı nefesi huzurla alabilmesi dahi başlı başına şükür sebebidir değerini bilen için. Gözleri görmeyene kıyasla gören bir göze sahip olmak, aklı yerinde olmayana kıyasla akıl sahibi olmak, bir tırnağımıza dahi değer biçememek şükredecek ne kadar çok şeye sahip olduğumuzun ifadesi değil midir? O hâlde, kulluğumuzun gereği olan şükür zırhını kuşanmak, bizi küfran-ı nimetten koruyacak; kanaatkârlık, infak ve cömertlik gibi erdemlerle kucaklaştıracak vazgeçilmez bir değerdir. Sözlü olarak ifade etmek yanında kalbimizle teslimiyet göstermek ve fiillerimizle de kulluk görevlerimizi yerine getirmek, şükreden bir mümin olmanın gerekleridir. Bütün bunları yapabildiğimizde ve bunları sabır, tevekkül, kanaat gibi erdemlerle birleştirebildiğimizde şükrümüz anlamlı hâle gelecek, bu ise bizi Allah’ın sevgisine ulaştıracak, şükrümüzün karşılığını almamıza vesile olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyanet Aylık Dergi</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Bayram KÖSEOĞLU<br />
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞÜKÜR: KULLUĞUN İFADESİ</span></span><br />
<br />
“Hani Rabbiniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.”<br />
(İbrahim, 14/7.)<br />
<br />
<br />
Kur’an’da en çok vurgulanan dinî kavramlardan biri olan şükür, insanın hem dili hem kalbi hem de hâl ve hareketleriyle Rabbiyle kurduğu bağını, O’na karşı minnet ve teslimiyetini ifade eden bir kavramdır. Sahip olunan imkânların değerini bilmek, bunları vereni ve asıl sahibini unutmamak ve bütün bu imkânları gereğince kullanmak şükür kavramının anlam alanına dâhildir.<br />
Günlük dilde kullandığımız “elhamdülillah”, “çok şükür” gibi ifadeler, şükrün en yalın ifadeleri olarak tavsif edilebilir. Güzel bir haber aldığımızda veya nasıl olduğumuz sorulduğunda söylediğimiz bu tür ifadeler bazen bilinçli olarak bazen de alışkanlık gereği dökülüverir dilimizden. Kötü bir hâlde olduğumuz ve karşımızdakinin haberdar olmasını istemediğimiz zamanlarda da ifade ettiğimiz bu sözler, içinde bulunduğumuz olumsuz duruma rağmen bilinçli olarak söyleniyorsa şükrümüzün ifadesi olarak son derece anlamlıdır. Zira bu, her hâl ve şartta Allah’a hamdolsun diyebilmenin, sadece varlıkta değil yoklukta da gösterilecek bir teslimiyetin ifadesi olacaktır.<br />
Allah’a karşı şükrümüzü ifade edebilmenin pek çok yolu vardır. Bu anlamda şükür, hayatın her yönünü kuşatan, her hâlimizle ilişkisi olan bir kavramdır aslında. Örneğin şükür, sabırla da bağlantılı bir erdemdir aynı zamanda. Hayatın farklı yönleriyle sınanan insan, varlık yanında yoklukla da yüzleşebilmektedir. Bu durumlarda gösterilecek direnç ve teslimiyet bir sabır ifadesi olacaktır. Başa gelen sıkıntı ve dertler karşısında dik durabilmenin bir adım ötesi ise bu hâl ve şartlar altında da şükredebilmektir. Zira içinde bulunduğumuz kötü şartlardan daha kötüsü de başımıza gelebilirdi veya bizden daha kötü durumda olan insanlar da vardır elbette. Bu yönüyle hayat, sabır ile şükrün bir arada bulunmasını gerektirecek farklı yönleriyle karşılayabilmektedir bizi.<br />
Şükrün ilişkili olduğu önemli kavramlardan biri de kanaattir. Zira kanaat, elindeki imkânlar sınırlı olsa da insanın, sahip olduklarının kıymetini bilmesi, bunları yeterli ve değerli görüp şükredebilmesi, Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük etmemesi gibi erdemleri ifade eder. Kişinin, kendisinden daha iyi durumda olanlara bakarak mutsuz ve şükürsüz olmasını değil, az da olsa sahip olduğu helal nimetlere şükredebilmesini ifade eder. Hz. Peygamber’in, “Zenginlik, mal çokluğu değil gönül tokluğudur.” şeklindeki beyanı (Buhari, Rikak, 15.), kanaatkârlığın güzel bir ifadesidir. Hakiki anlamda kanaatkârlık ve şükür, eldeki imkânların değerini bilmeyi, sahip olduklarımız ne kadar çok olsa da harcarken itidalli olmayı; gösteriş, lüks ve israftan kaçınmayı gerektirir. (Cafer Sadık Yaran, Müslümanın Edinmesi Gereken Ahlaki Erdemler, Ankara: DİB Yayınları, 2018, s. 189-190.) Bu anlamda; sürekli moda peşinde koşmak, marka ve model bağımlısı olmak, ihtiyaç olmadığı hâlde sürekli yenisiyle değiştirme takıntısına kapılmak doyumsuzluğun ve şükürsüzlüğün göstergesidir ne yazık ki! Ve ne yazık ki az veya çok, çoğumuzun müptela olduğu hastalıklardır bunlar.<br />
Şükrün sıkı sıkıya ilişkili olduğu diğer kavramlar ise ibadet ve kulluktur. Zira verdiği nimetlerden dolayı kulun Allah’a minnettarlık duyması, bunu sözleri ve amelleriyle göstermesi anlamında şükür Kur’an’da, kulluğun bir gereği olarak değerlendirilmiştir. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, 3/305.) Bizlere verilen fakat saymaya kalksak sayamayacağımız kadar çok olan nimetlerin (Nahl, 16/18.) şükrü için sadece sözlü ifade yeterli olmayacaktır elbette. Allah’a kulluk ve ibadet için yaratılışımızın gereği olarak O’nun rızasına uygun yaşamak; namaz, oruç, zekât ve hac gibi farzlar yanında, infak, sadaka ve diğer nafile ibadetlerle de hemhâl olabilmek şükrümüzün gereğidir. Çok ibadet etmesini Allah’a şükreden bir kul olma arzusuyla açıklayan Hz. Peygamber’in bu tutumu, şükür ve ibadet ilişkisinin somut bir örneğidir. (Buhari, Teheccüd, 6.)<br />
Toprağa ektiğimiz tohumun yeşerip ürün vermesinde, içebileceğimiz tatlı suyun gökyüzünden inmesinde, ateşin kaynağı olan ağaçların yetişmesinde ve daha sayamadığımız nice nimetlerde bütün bunların sahibi olan Yüce Allah’ı anmayı ve O’na şükretmeyi gerektiren deliller vardır. (Vakıa, 56/63-74.) O hâlde bizler: “Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin!” (Bakara, 2/152.) buyrulduğu üzere her daim şükür hâlinde olabilmenin; “Eğer siz şükreder ve iman ederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (Nisa, 4/147.) buyruğu gereği iman ve şükürle korunmanın gayretinde olmalıyız. Bu sayede Yüce Allah’ın, yaptığımız az amele çok karşılık vermesi (Nesefi, Medariku’t-tenzil, 1/409.), işlerimizi bereketlendirmesi ve ihsanını artırması suretiyle şükrümüzün karşılığını vereceğine gönülden inanmalıyız.<br />
Maddi imkânlar itibarıyla bizden iyi durumda olanlara bakmak bizi mutsuz ve şükürsüz yapacağı gibi bizden daha kötü durumda olanlara bakmak da elimizdekilerin değerini bilmeye ve şükretmeye vesile olacaktır. (Müslim, Zühd, 9.) Aslında şükretmeyi sadece maddi imkânlar ve konfor açısından değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Zira maddi anlamda hiçbir şeye sahip olmasa bile imanla şereflenmiş olması, sağlığının yerinde olması, aldığı nefesi huzurla alabilmesi dahi başlı başına şükür sebebidir değerini bilen için. Gözleri görmeyene kıyasla gören bir göze sahip olmak, aklı yerinde olmayana kıyasla akıl sahibi olmak, bir tırnağımıza dahi değer biçememek şükredecek ne kadar çok şeye sahip olduğumuzun ifadesi değil midir? O hâlde, kulluğumuzun gereği olan şükür zırhını kuşanmak, bizi küfran-ı nimetten koruyacak; kanaatkârlık, infak ve cömertlik gibi erdemlerle kucaklaştıracak vazgeçilmez bir değerdir. Sözlü olarak ifade etmek yanında kalbimizle teslimiyet göstermek ve fiillerimizle de kulluk görevlerimizi yerine getirmek, şükreden bir mümin olmanın gerekleridir. Bütün bunları yapabildiğimizde ve bunları sabır, tevekkül, kanaat gibi erdemlerle birleştirebildiğimizde şükrümüz anlamlı hâle gelecek, bu ise bizi Allah’ın sevgisine ulaştıracak, şükrümüzün karşılığını almamıza vesile olacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyanet Aylık Dergi</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Bayram KÖSEOĞLU<br />
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>