Bizde Forum

Tam Versiyon: Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri

Kur’ân-ı Kerim dünden bugüne henüz yeni yeni keşfedilen astronomiye dair bilgileri asırlar öncesinden haber veriyor. Kur’ân-ı Kerim'in insanı dehşetle tefekküre sevkeden gök bilimine dair mucizeleri...

Mîlâdî 7. asır. İnsanlık semâya baktığında binlerce yıldızı görüyor, fakat onların ne olduğunu bilmiyor. Şekillerini benzeterek uydurduğu isimlerle fal bakıyor, az çok da yol bulma, cihet tespitinde onlardan istifâde edebiliyor.

Kur’ân-ı Hakîm’de ise Cenâb-ı Hak yemin ediyor:

“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)

«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade, «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları kara delikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun icadından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmatını bir miktar vuzuha kavuşturabilmiştir.

Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerim’de yemin etmektedir. Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakikat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyamızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmekte yıldız mezarlığına düşmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:

“Güneş dağılıp parçalandığı zaman...” (Tekvîr, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.

Geçmişte münkir filozofların ekserîsi; müşâhede ve delillere istinâd etmeyen akıl yürütmeleriyle, kâinâtın ezelî olduğunu iddia ediyordu. Ancak müsbet ilimlerde yapılan araştırmalar, kâinâtın bir başlangıç noktasının olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Geliştirilen bir nazariyeye göre, madde henüz gaz bulutu hâlinde birleşik iken bir infilâk ile kâinât oluşmaya başladı.

Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlere 7. asırda işaret etmişti:

“Sonra (Allâh’ın iradesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.” (Fussılet, 11)

“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâlâ îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)

Kâinâtın bir noktadan başlayarak genişleyen bir enerji akışıyla, (nazariyeye göre bir patlamayla) meydana geldiğinin ispatı; 20. asırda teleskop müşâhedeleriyle tespit edilen kâinâtın hâlâ genişlemeye devam ettiği hakikati oldu. Bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir.